"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

22 Ocak 2018 Pazartesi

"Benim sanırım bazen hiç kimsem yok.."

Ben şimdi ağıt mı yakmalıyım, şiir mi okumalıyım, ah mı etmeliyim
yoksa her gece bir masal mı anlatmalıyım kendime
her şeyin yolunda olduğu o yol nerede 
her şey elimizdeyse benim elim nerede..

Hasar Ayini, Seyyidhan Kömürcü (Sayfa 69 - Everest)

8 Ocak 2018 Pazartesi

Kapı Eşiği..




Denizin kederini anlatacak dili yok,
dedim ve devrildim,
böyle sürdü uzun yıllarım 
düştüm,sustum,içimden geçirdim,
evi oldum sol yanından yaralı bir salyangozun 
ve komşusu ağlayan bir ağacın.
Yeryüzü, ah yeryüzü diyerek 
gürültüsüne de alıştım 
kapladığım yerin.

Bana verdiğin bu yarı-saydam gövdeden
sisin altında uğuldayan ve ipuçlarını bir türlü 
çözemediğim üç-eksik-uzun vakti geçirdim. 
Sadece bir baş dönmesi kaldı şimdi 
ömrümden, o acı suyu biriktirdiğim

Ağaç anlatabilir kendini yağmura,
hiç değilse fısıldayabilir-bunu biliyorum.
Kuş nasıl tarif edecek; konsa yeryüzünde av,
uçsa bir ömür boynunda vebal. 
Ve kimim ben, düşe kalka dolaşan 
yorgun ruh, dolaşık gönül, som gurur? 
Ve kim, beni omzumdan öpüp o siyah 
yolculuğa çağırır?

21 Aralık 2017 Perşembe

Aniden belirişin hiç bana yetişir mi?


Bir muamma değilsin sen benim için.
Muammaya bana sonsuza dek yüz çevirten
sensin, derim ben...
André B.


Aşk gerçekliğin ilk ışığında yitip gidecek sis"

-" Bir ile onbeş arasında bir değer ver sevgine.."



“Birine güvenerek onu sevdiğiniz zaman, benim sizi sevdiğim gibi, o zaman karşınızdakinin her davranışını yumuşak, her sözcüğünü aşağı yukarı doğru ve belirleyici bir unsur gibi alıyorsunuz. Oysa karşısındakine tam olarak güvenmeden, onu yarım yamalak bir sevgi ve yapay tatlı sözler ve davranışlarla seven kişiler ancak belirlenmiş nesneler olabilirler. Yani onlar bir parantezin içindedir…”

Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un yönettiği 2015 yapımı film, distopik bir yakın geleceği konu alıyor. Geçen seneFilm Ekimi kapsamında gösterime girdiğinde eleştirmenler tarafından olumlu tepkiler alan The Lobster, yönetmenin diğer filmleri gibi hayli ilginç bir senaryoya sahip. Film de bekar olmak en önemli suç kabul edilmekte. Bekar insanlar işkence evi olarak tasvir edilebilecek bir otelde 45 gün içinde kendilerine evlenilebilecekleri bir eş bulmak için ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. Bazı zamanlarda ormana gidip kendileri gibi bekar olan diğer erkek veya kadınları avlayarak otelde kalacakları süreyi uzatırlar. Bu sürenin bitiminde şayet halen bekarlarsa istedikleri bir hayvana dönüştürürler ya da çoğunlukla istenmeyen bir evlilik yapmaya mecbur kalırlar. Ölüp hayatına başka bir şekilde devam edecek olmanın bilinmezliğinin getirdiği korku, otel yöneticilerinin her daim evlilik propagandası yapmalarıyla bilinçli olarak körüklenmektedir. Çiftler hep beraberlerdir. Kadınlar kocaları yanlarındayken ancak güvenle sokağa çıkabilirler. Kadınlar ise yemek yaparlar ve eşlerini destekleyip herhangi bir tehlike anında onlara ilk yardım müdahelesinde bulunurlar. Her şey bir elin nesi var iki elin sesi var mantığıyla sürdürülür. Evliliğe bir menfaat ilişkisi ve benzerlikler üzerinden yürütülen mecburiyet gözüyle bakılmaktadır. Bu yüzden en ufak bir sınavda eşler gözünü kırpmadan bu evcilik yalanına sırtlarını dönerler.

Oteldeki çiftler; ekonomik ve siyasi nüfuzlarını korumak, toplum içindeki statülerini devam ettirmek isteyen aristokrasi sınıfının evliliğe bakış açısını akıllara getirebilir. Aristokrasi sınıfında evlilik kurumu içinde aşka yer verilmezdi. Menfaatler ön planda tutulur, aşk evlilik dışında eşler ile üçüncü kişiler arasında yaşanırdı. Toplum tarafından da meşru kabul edilen bu durum eşler ancak evlilik birliği içindeki sorumluluklarından kaçtıkları takdirde yadsınır ve kabul edilemez bulunurdu.

Sanayi devriminin ardından burjuva sınıfı için yaratılan romantik aşk kavramı yüceltilmiş evlilik kurumu içerisine taşınmıştır. Verimlilik kaybının önlenmesi ve işe tam konsantre olunması için aşık olan çiftlerin aynı çatı altında beraber yaşaması bu kez ideal olan seçenek olarak kabul edilmiştir.


‘‘Proust kendi aşkını anlatmakla bütün insanların aşkını anlattığını sanıyor. Oysa o, bir burjuva aşkını anlatıyor. Aşk anlayışında ondan ayrılıyoruz. Bizce aşk diye bütün insanlarda aynı özde kendini gösteren, çözümlenmesi mümkün olan bir duygu yoktur. Aşkta bütün duygular gibi insanın yaşama koşullarına, sınıfına, çevresine göre değişen ve çözüme gelmeyen bir duyuştur. Bizce insanlar arasında ortak olan doğmak, ölmek ve bir arada yaşamak gibi hallerdir.’’Denemeler – Jean Paul Sartre

Filmin ilerleyen sahnelerinde David karakterini canlandıran Colin Farrell ileRachel Weitz arasında gelişen aşk hikayesi filmin belki de yeniden canlanması ve ivme kazanmasını sağlayan nedenlerden birisi. Filmin ana konusunu oluşturan otel yaşantısı sona erdiğinde bu kez hikayenin tersine çevrildiğini ve filmin karşıt görüş çerçevesinde ele alındığını görünce biraz şaşırabilirsiniz. Yönetmen bu ikili arasındaki aşkı da benzerlikler üzerine kurmayı tercih etmiş. Aşkın gözü kör ettiği mecazi söyleminin ardında bile böylesi bir benzerlik yakalamaya çalışmak biraz ikircikli bir bakış açısı gibi gözükse de yönetmenin anlatmak istediği bireysel varoluştan kopuş, teslimiyetle birleştiğinde yine kendi oluşturduğumuz parmaklıkların ardına kendimizi hapsettiğimiz. Bu türden bir aşk söylemine kulak verdiğimizde bir başkası üzerinden kendimizi ifade edip ona göre konumlanmış ve ona bağımlı hale gelmiş oluyoruz. Zaten yönetmenin de sembolize ettiği gibi aşk sözcüğü farsça da sevilen nesneye gözü kapalı bir şekilde bağlanma ya da sevdiği için hasta düşüp ölme anlamlarına gelmektedir. Zira sözcüğün köken olarak ağaçların gövdesine dolanarak zamanla onları boğup öldüren bir tür sarmaşık olan “aşaka”dan türemiş olabileceği belirtilmektedir.


“Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan.’’ (Bulantı – Jean Paul Sartre)


Filmin son sahnesinde ise yönetmen aşk üzerine kafamızda soru işaretleri bırakmak istercesine taraflı bir tavır takınmaktan kaçınmış ve ucu açık bir son çizmeyi tercih etmiş. Aksi takdirde filmin dayandığı düşünce son kertede fazlaca didaktik bir hale bürünürdü. Kaldı ki yönetmenin işi seyircinin kafasında soru işaretleri bırakmak ve onu film üzerine düşünmeye sevk etmek değil midir? Her dönem güncelliğini ve öznelliğini koruyan aşk kavramı üzerine keskin bir son tahlil etmek kimse için zaten pek de mümkün değil. Keza filmin eleştirisi salt aşk kavramı üzerine de değildir. Yönetmen filmde dünya üzerindeki her türlü samimiyetsiz ve ikiyüzlü ilişkiden dem vurmaktadır. İnsanoğlunun karanlık yüzünü gizlemek için taktığı bin bir türlü maske dayanılmaz bir yüke dönüştüğünde bu yük bekli de ancak iki kişi tarafından taşınılabilir. Peki, o yükün ağırlığını tek başınıza sırtlanmaktan kurtulsanız bile bu kez de hissetmediklerinizi hissediyormuş gibi yapmak, hissettiklerinizi hissetmiyormuş gibi yapmaktan daha ağır bir yük haline gelmez mi?

Filmle ilgili kafamızda oluşan soru işaretlerinden sonra bu ikiyüzlü davranışlar yumağının içinde sürüklenmek yerine rol yapmayı bilmeyen ilkel bir hayvana dönüşsek daha mi iyi olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Dolayısıyla The Lobster; vermek istediği mesajları başarılı bir şekilde aktaran, ironiye başvururken, akılcı yöntemler kullanan fanteziyi gerçek kılan samimi ve inandırıcı bir film.

“…ben de bazen parantezlerin arasına giriyorum. Ve işte o zaman bende tuzağa düşmüş oluyorum. Hayatınızda bir şey oluyorum. Şüphesiz her zaman beni gerçekten sevdiğinizi düşündüm. Oysa şimdi biz tek kişiyiz diyorum ki, bu da az önce söylediğimin tam zıddı.” (Simon de Beauvoir’den Sartre’a Mektuplar)


5 Aralık 2017 Salı

Siz sahi unuttunuz mu unutmak istediğiniz her sarılışı,bakışı ve dahasını?

Evet, daha fazla
daha fazla sessiz kalınabilir,
ölülerin donuk ve sönük bakışlarıyla
uzun saatler, bir sigaranın dumanına,
renksiz bir çiçeğe, bardağın şekline, halıya,
düş çizgisine, ve bir duvara bakılabilir.
Perdeyi bir kenara iterek görebilirsin sokaktaki hızlı yağan yağmuru; 
renkli uçurtmalarıyla duran çocuğu,
ve köhnemiş at arabasının
büyük gürültüsüyle sokağı terk edişini,
ama, olduğun yerde
perdenin kenarında, hem kör, hem sağır
kalabilirsin de.
Bağırabilirsin, yapay, yabancı bir sesle:
‘Seni seviyorum’.
Bir erkeğin kollarında hoş bir kadın olarak
iri, tok memelerinle bir deri safra gibi yayılabilirsin; 
veya bir sarhoşun, delinin, serserinin yatağında
aşkı kirletebilirsin.
Bütün sırları küçümseyerek, bir bulmacayı
boş yanıtlarla çözerek sevinebilirsin,
boş yanıt, evet BEŞ veya altı.
Bir ömür, boynu bükük
türbe önünde diz çökerek
tanrıyı görebilirsin meçhul bir mezarda,
küçük bir sikke ile imana gelip
cami avlularında yıpranabilirsin, dua okuyan
yaşlı adam gibi.
Artı, eksi ve çarpma işleminde hep aynı kalabilirsin,
tıpkı sıfır gibi.
Su gibi kendi çukurunda kuruyabilirsin de.
Gülünç vesikalık siyah-beyaz fotoğraf gibi
sandığında gizleyebilirsin güzel bir anını.
Çarmıha gerilmiş, yenilmiş bir mahkûmun
resmini, boş kalmış bir günün çerçevesine
koyabilirsin, veya
camdan gözlerle
dünyaya bakabilirsin,
oyuncak bebekler gibi.
işe yaramaz ellere dokunduğunda,
Boş yere bağırabilirsin:
‘AH ÇOK MUTLUYUM’


27 Kasım 2017 Pazartesi

Uysal pembeleri öldürdüm tenimde...


Dokunmayın bana.
Etrafındakilere bak,
Nasıl geldiysem öyle gideceğim kıyından bu gece.
Gümüş aynalar ve lacivert taşlar...
Orman soğudu…
Bıçak bendeydi.
Uçacağım bu gece,
Hiç kimselerin girmeye korktuğu şehirleri geçerek
Kendinden vazgeçmiş bir ağacın en tepesine konup acıyla bağıracağım.
Gittiğinde anlayacaksın.
Aslında hiçbir gidiş olmadığını, yada sonun.
Bir perinin ellerine doğmaya
Gökyüzüne ulandığım bu gecede.
En çok korktuğum şeyi bırakarak, seni.
Kanatlarından çoğalan sular saçlarını ıslattı o gece...
Önce titremeye başladı sığındığın odaların…
Sonra bir bir açtın kapılarını,
O gece bilinmeyen ışığa doğru gidiyordun…
Hangi kapıyı açtığından habersiz usulca kurtların sarmaladığı ağacı gördün
Belki de her şeye rağmen açtın kapıyı, açmak kolaydı…
Karşında yıldızını gömüş o hiç kadın...
Hiç...kadın…

Bir orman yaprağının kaldırımlarla dansı kadar saçma olsun bana yaslanışın
Kimseye anlatamayacağım büyülü sözlerini fısılda
Sadece ikimizin bildiği tapınaklar inşa edelim
Kaçmak için...Vazgeçmek için...
Kim bilir belki de sonunda ölmek için..
Bir ırmağın kendini terk edip denize gitmesi kadar saçma olsun her şey
Yaslan bana…
Boynuna çakan şimşeklerin altında dokunacağım tenine...
Karanlığın içindeki fırtına kopacak,
Yengeç sürüleri ve kutsal sureler terk edecekler kıyıları..
Senin olmanın anlamı bu çünkü.
Bir gece yine bulunduğumuz bu yerde karşılaşmak için hepsi hepsi
Rotasız gemilerin iplere düşkünlüğü gibi.
Yanaklarıma kendini çizip gideceksin.
Şakaklarım hep zonklayacak
Siyah iklimlerle gececek hayatım.
Ne fark ederdi ki diyecek kadın
Hiçtim..hiç..kadın..
Şimdi yanaklarımda biri var...
Geldiğim gibi gitmiyorum yalandı.
Ama bir gidiş... **