"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

28 Aralık 2012 Cuma

kırmızı,siyah biraz da mor..


20.yy’ın ilk döneminde, genç bir kadının ölümünden sonra yapılmış olan maskesi, Avrupa’da kapış kapış satılmaktaydı. “Inconnue de la Seine/Seine nehrinin gizemli kadını” olarak bilinen kadına ait olan ve garip bir şekilde gülümsediği betimlenen bu maskenin gösterdiği yüz, zamanın birçok edebiyat çalışmasına, yazarlara esin kaynağı olmuştu. 1920’li ve 1930’lu yıllarda, bu maskeye ve yüzüne gönderme yapan birçok ünlü yazar bulunuyordu.

Kadının bedeni, 1880’li yılların sonunda,
Seine nehrinde, Louvre’a yakın köprülerin birinin altından çıkarılmıştı. Tecavüz belirtisi yoktu. İntihar ettiği kanısına varıldı. Saç biçiminden, Paris’in köylerinden olduğu düşünülmüştü. Belki yakındaki dükkanlarda çalışan biri, belki bir dilenciydi. Cesedi Paris morguna kaldırdılar. Kimlik teşhisi için, bugün Notre Dame’ın arka tarafına düşen morgda, belki birileri tanır diye halka teşhir ettiler. Kimse tanımadı.

Kadının ölü yüzü o kadar çekici gülümsüyordu ki, bir tıp öğrencisi yüzünün kalıbını çıkardı ve kadının maskesi yoğun bir talep ile karşılaştı.

Paris’te, Seine nehrinden ölülerin çıkarılması, şehrin günlük hayatında her zaman alışıldık bir yer kaplamış. Son bir yıl içerisinde nehirden 50 civarında ceset çıkarılmış, 146 kişi sağ salim kurtarılmış, 90 kişi intihara yeltenmiş, yaklaşık 70’i kurtarılmış. Nehir, insanları kendine çekiyor, Jeff Buckley’i de gecenin karanlığında Wholla Lotta Love eşliğinde çağıran, bir nehirdi.

Sanat ve Seine nehrinin güzeli

Edebiyat, 16 yaşında öldüğü düşünülen bu kadına yoğun ilgi gösterdi. Albert Camus, Seine nehrinin gizemli kadının gizemli gülüşünü Mona Lisa ile karşılaştırdı. Gizemli gülüş önce Fransız burjuvazisine, oradan Almanya’ya yayıldı, oturma odalarında, çalışma odalarında süs eşyası oldu.

Rainer Maria Rilke, Alman şair, heykeltraş Auguste Rodin’in özel sekreteri olarak çalışırken, heykeltraşın kalıp dükkanında maskeyi gördü. Yıl 1905’di ve şair kendi kendine mırıldandı: “Yalancı bir gülüşle, sanki biliyormuş gibi gülümseyen, morgda bir kenara atılmış güzel, genç bir kadının yüzü.” Daha sonra, Rainer Maria Rilke, Paris yıllarında yayınladığı tek romanı Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge/Malte Brigge’nin Notları’nda, ziyarete gittiği bir evin duvarındaki maskeden bahsederken, kendini suya bırakan bir güzelin yüzünden yapıldığını ve maskenin, her şeyin farkında gibi gülümsediğinden bahseder.

Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge/Malte Brigge’nin Notları buradan ücretsiz olarak indirilip okunabilir.

Seine nehrinin isimsiz kadınının edebi metinlerde ilk kez görülmesi, 1900 yılında İngiliz yazar Richard Le Gallienne’in The Worshipper Of The Image / Surete Tapan isimli novella’sında gerçekleşiyor. Bir şair, bir kadın maskesiyle birlikte kendini ormanda bir kulübeye kapar. Maskeyi yapan kişi Seine nehrine kendini atan genç kadına aşık olmuş kişidir aynı zamanda. Şairin tüm hayali maskenin dile gelmesidir. Olaylar -biraz korkunç biçimde- gelişir.

1934 yılında, Vladimir Nabokov, maskenin gizemli cazibesine kapılıp Almanca bir şiir yazmıştır: L’Inconnue de la Seine. Albert Camus, Seine nehrinin gizemli kadını için “Boğulmuş Mona Lisa gülüşü” diye yazmıştır. Clair Goll, “The Unknown Of The Seine/Seine Nehrinin Bilinmezi”nde, Paris sokaklarını arşınlayan bir resamın, Norte Dame yakınında bir dükkanda, ölü bir kadın maskesinin görünce, kalp krizi geçirip hayatını kaybetmesini anlatır. Maskede gördüğü yüz, uzun zamandır görmediği ve kayıp olan kendi kızıdır.

Maurice Blanchot, Seine nehrinin gizemli kadınının maskesindeki ifadesi için, “Rahatlamış bir gülümseme, o kadar dingin ki, bizleri kadının en mutlu anında öldüğüne inandırabilir” diye yazmıştır.

Louis-Ferdinand Céline, bir yayın için kendisinin fotoğrafını göndermesi istendiğinde, kendisi yerine, nehrin kadınının fotoğrafını çekip göndermişti. Bu tavrıyla, gizemli kadına selam duran büyük yazara ek olarak, heykeltıraş Giacometti de, yapıtlarının gizemli kadınla ilgili olduğunu belirtiyordu.

Sürrealistler de maskeye yakın ilgi gösterdiler. Man Ray, maskenin çeşitli fotoğrafarını çekti ve Louis Aragon’a, kitabı Aurelia’da kullanması için verdi. Aragon daha sonra, düşsel bir geziyi anlatan kitabı için, Seine nehrinin gizemli kadınıyla siyah beyaz bir oyun oynayan Man Ray’ın kitabı gerçekten “yazan” kişi olduğunu belirtmişti.

Modern zamanlarda, hala çeşitli sergiler, reklam çalışmaları ve sanat yapıtlarıyla ilgi görmekte olan nehrin bu gizemli kadını, insanlığın kendi düşlerinin küçük bir yansıması olarak gülümsemeye devam ediyor.



19 Aralık 2012 Çarşamba

Fakat başarısız olur ve ...

1941 Mart’ının bir akşamında, yazar Virginia Woolf eve sırılsıklam gelir ve intihara teşebbüs eder. Fakat başarısız olur. Ne ki, birkaç gün sonra intiharı tekrar deneyecek olan yazar, bu kez başaracaktır. Ruh sıkıntılarından kaçmak için ölümü seçen Woolf’un cesedi Ouse Nehri’nde bulunur; yazarın ceketinin cepleri ağır taşlarla doludur…

 “Salı
En sevdiğim,
Yine delirecekmişim; bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve sanki giden zamanı geri çeviremeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum.
Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin. Kimsenin yapamayacağı şeyleri yaptın. İki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Bana karşı inanılmaz sabırlısın ve iyisin.
Şunu söylemek istiyorum -aslında bunu herkes biliyor- eğer biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun. Her şey beni terk edip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim. Kimse, seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı.
V.”

18 Aralık 2012 Salı

Uzun sustum, ey durmadan konuşanlar..

Sevgili Kitty,
Kağıt insandan sabırlıdır.
Bu arada bir şey de öğrendim. Bir insanı onunla iyice bir kapışmadan tanımaya, ne mal olduğunu anlamaya imkan yok. O zaman iç yüzlerini ortaya koyuyorlar.
...
Bir yerde üzüntü de yıpranıp aşınıyor.

İnsan ruhu ne kadar yüce de yaptıkları ne kadar aşağılık!
Gökler katında ya da umutsuzluğun derinliklerinde (Goethe)
İnsan birçok kimse tarafından sevilse bile sadece kendisini seven birisi olmadı mı gene de yalnızlıktan kurtulamaz.
Gökyüzüne gözlerini korkusuzca kaldırabildiğin, içinin temiz olduğuna inandığın sürece mutluluk yitirilmiş değildir.

Birini sevmem için her şeyden önce ona hayranlık beslemem gerek.

Öldükten sonra da yaşamak istiyorum.
Büyüyünce haydut, kumarbaz olacağından söz ediyor. Bunlar onun kendi güçsüzlüklerinden ürktüğünü gösteriyor.
Her defasında onun nasıl yalnız, hınçlı, nasıl derme çatma bir insan olduğunu görüp üzülüyorum.
İşin derinine gidilirse, gençler yaşlılardan çok daha yalnızdır.

Not: 4 Ağustos 1944'te Grüne Polizei gizli bölmeye bir baskın yaptı. Bütün takım toplama kamplarına gönderildi. 1945 martında Anne, Hollanda'nın kurtuluşundan iki ay önce Bergen-Belsen kampında öldü.
(12 Haziran 1929 - 1945), Almanya'daki Yahudi Soykırımının simge isimlerindendir. 16 yasında naziler tarafından öldürülmüstür.

Yaşam Tehlikelidir, Yaşayan Ölür




Bir İspanyol atasözü ipin ucunu yakaladığı­nızda, sonunda çileyi bulacağınızı söyler. Eğer ka­lemin mi yoksa kılıcın mı daha üstün olduğunu dü­şünmeye başlarsanız, kendi­nize göre çeşitli fikirler üre­tirsiniz. Ancak üreteceğiniz bu fikirler, iki seçenekten bi­rini ya da diğerini ya da iki seçeneğin heterojen sente­zinden oluşan eni konu ka-lıpsal yargılardan ötey...e gide­mez. İpin ucunu yakaladığı­nızda' ise anlarsınız ki; aslın­da karşınızda duran bu iki simge birbirinden farklı iki ayrı olgu değil de, birbiri ile iç içe olan ve size karşı kullanılan devasa bir silahın iki farklı görüngüsüdür yalnızca: iktidarın ve otoritenin iki büyük silahı; kalem ve kılıç.
Kalem mi daha güçlüdür, kılıç mı? Esasen bu bizi hiç ilgilendirmeyen bir sorudur, çünkü kalem de bir güçtür kılıç da. Esas olan bu güçlerin kimler tarafından ve nasıl kullanıldığını bilmemizdir. Elbette ki bu güçlerin kim­ler tarafından kullanıldığı aşikardır: iktidar ve otorite.
İktidar kendi varlığı­nı sürdürebilmek için katı bir disiplin ve bilinçli bir acımasızlıkla birer silah olarak cisimleştirir bu güçlerini. Kale­mini insanların özünde barındırdığı özgür istemleri, duyguları ve düşünce­leri törpülemek ve mümkün oldukça köreltmek amacı ile kullanır; amacı, kişilerin özgürce düşünmesini engelle­mek, onlara hazırladığı doğru ve yan­lışları benimsetmek, kalıplaşmış ta­nımları ile donatmak ve belirli bir gö­rev bilincini onlara aşılamaktır. Yanı programlanmış bir robota dönüştür­mektir amacı: kullanacağınız sözcükle­ri tanımlamaktan tutun da, neye doğ­ru neye yanlış diyeceğinizi, neyi yapıp neyi yapmayacağınıza dair her şeyde bu silahını kullanır iktidar. Aynı za­manda tüm bunlara karşı göstereceği­niz tepkileri denetlemek için de devre­ye sokar bu silahını: aile kurumu ile kullanacağımız dili ve davranışlarımı­zı, daha sonra eğitim ve öğretim ku­rumları ile hazırladıkları doğru ve yanlışlar karşısındaki tavrınızı ve en sonunda da toplum yapısıyla tüm bunları uygulamadaki performansınızı denetler ve size bunlar üzerinden not­lar verir. Aldığınız bu notlara göre de size gerekli ödül ve cezalari layıklar. Çünkü olası yanlış yollardan korumak istemektedir sizi, çünkü yanlış yollar kendi varlığına birer tehdittir.
Her iktidar kendine ait olan yurttaş­larının her birine belirli bir görev biçer ve her yurttaşının önüne sunulan gö­revini eksiksiz yapması için ona gerek­li donanımı sağlar. Bir yurttaşın yap­ması gereken, görevini layıkı ile yerine getirmek ve yurdunun yüce taşların­dan biri olmaktır: önüne sunulan hiç­bir göreve hayır dememelidir yurttaş, çünkü bütün yurdun yükü onun omuzlarındadır ve diyeceği bir hayır bütün yurdun çökmesine neden olabi­lir... vs vs. Komiktir ki, tüm bunları rahatlıkla söyleyebilmektedir iktidar­lar. Rahattırlar, çünkü ellerinde bulu­nan daha somut ve daha acımasız bir silah daha vardır: kılıç! Eğer hayır di­yecek, yurttaşlıktan vazgeçecek olursa­nız ödemeniz gereken yüklü bir taz­minattır kılıç: direkt olarak üzerinizde kullanılacak olan fiziksel güçtür. Bunu da önceden kalemi ile söylemiştir size: olası hayırlarınız birer suç olarak ta­nımlanmıştır ve bunlara karşılık gelen realite de cezadır. Bu cezanın uygula­yıcısı da kılıçtır.
Sonuç olarak İpin ucunda bulunan çile', gerek kalemin gerek kılıcın insan olmaktalığınıza karşı yöneltilmiş ol­duğudur; sizi robotlaştırmaya çalışır, eğer başaramazsa yaşam size, belki bir dört duvar arasında, belki de sefil ve iğrenç bir yerde sunulur ya da pek iyi bildiğiniz bir erken, ecelsiz bir ölümle... Yani koşulsuz bir boyun eğmedir sizi bekleyen. Öte yandan ise gerek sizden önce varolmuş ve gerekse sizin­le birlikte varolan milyarlarca insanın pek de önemsemediği ve hatta neredeyse bir güzellik olarak benim­sediği bu gerçekliğin yaygınlığı kar­şısındaki ürperti bekler sizi, çünkü bilmektesinizdir ki "azıcık boyun eğ­me 'bile' çok fazla teslimiyete yol açar". Ve teslimiyet de yaşamayı değil yaşatılmayı esas kılar.


Buraya kadar mıydı yani?


Tüketim dünyasında yaşıyoruz. Kapitalizm var olmak için sınırsız, hedefsiz ve insafsız bir tüketimi körüklüyor. Kültürel gıdalarını, arzuları yönlendiren, hatta yoktan var eden, reklam sektöründen alan kitleler aynı giysileri giyip, aynı müzikleri dinleyerek, aynı turistik mekânlarda sürüler halinde dolaşarak özgürlüğün tadını çıkarıyor!
Sözde çeşitlilik sunan günümüz büyük şirketler dünyasının insanları soktuğu tek-tip giyim ve yaşam tarzına karşı durmak amacıyla kimileri a...yrıksı saç şekilleri, giysiler, duruşlar ve tarzlar benimsedi. Kimileri el değmemiş müziklerin peşine düştü, kimleri ayak basılmamış yerlerin. İçlerindeki isyanı gösterdiler böylece. Bir karşı-kültür yaratarak sistemin dışına çıktıklarını düşündüklerinden, dünyayı değiştirmek için politik eylem çağrılarına kulak vermediler. Renkliydiler, heyecanlı ve yaratıcıydılar.
Şimdiye kadar girdiği her çağa, her toprağa ve yaşam tarzına uyum sağlamada olağanüstü bir yetenek sergileyen kapitalizm bu meydan okumayı da kendi lehine çevirmeyi başardı, başarıyor. Bir isyan piyasasının oluştuğunu bile söyleyebiliriz. Artık isyankârlar için her tür tüketim malı, ayakkabılar, giysiler, takılar, müzikler, bakir topraklara alternatif turlar bulmak kolay. Bohem muhitler "in" oldu...
Sonunda gelip şu sorulara takılıyoruz: Hakiki isyan, mücadele, direniş ve devrim imkânı kalmadı mı artık? Kapitalizm her karşı çıkışı piyasanın yeni bir metası haline dönüştürüp yine bize mi satacak? Bu kısır döngüden kurtulmanın bir yolu yok mu? Buraya kadar mıydı yani?
İşte Joseph Heath ve Andrew Potter İsyan Pazarlanıyor'da hem hikâyenin devamını anlatıyor bize hem de bu sorulara yanıt bulmaya çalışıyor.

11 Kasım 2012 Pazar

Kuyu Ve Sarkaç 2

O ana kadar gözlerimi açmamıştım. Sırtüstü yattığımı anladım, bağlanmamıştım. Elimi uzatınca sert ve nemli bir şeye çarptı. Ben nerede ve ne durumda olduğumu anlamaya çalışırken, elimi orada öylece tuttum. Göreyim istiyordum, ama buna cesaret edemiyordum. Çevremdeki nesnelere bakmaktan ürküntü duyuyordum. Dehşet verici şeyler görmek değildi beni korkutan, dahası hiçbir şey görememekti. Sonunda kalbimdeki derin ümitsizlikle gözlerimi açtım. Aklıma gelen en kötü şey başıma gelmişti. Sonsuz gecenin karanlığı çevremi sarmıştı. Nefes almaya uğraştım. Zifiri karanlık beni boğuyordu. Hava tahammül edilemeyecek kadar basıktı. Hâlâ kımıltısız yatıyordum ve nedenini bulmaya çabalıyordum. Engizisyonun işleyişini hatırlamaya ve bundan durumumun ne olduğunu çıkarmaya çalıştım. Karar verilmişti, aradan da epey bir zaman geçmişti. Yine de bir an olsun öldüğümü düşünmedim. Böyle bir varsayım, hikâyelerde okuduğumuzun aksine, varoluş ile tamamen uyuşumsuzdur –öyleyse ben neredeydim ve ne durumdaydım? Ölüme mahkûm olanlar, bildiğim kadarı ile autos-da-fe(3) öldürülüyorlardı, hatta bunlardan birisi benim duruşma günümde gecenin bir yarısı gerçekleşmişti. Daha aylar boyunca yapılmayacak olan bir sonraki infaza hazır olmam için zindanıma geri mi gönderilmiştim? Hemen durumun bu olmadığını anladım. Çünkü kurbanlar hemen infaz edilirlerdi. Üstüne üstlük zindanım Toledo’daki tüm mahkûm hücreleri gibi taş zeminli idi ve az da olsa aydınlıktı.
Korkunç bir fikir tüm kanımı beynime topladı ve kısa bir süre boyunca yine duyusuzluğum depreşti. Kendime geldiğimde birden ayağa sıçradım, tüm vücudum zangır zangır titriyordu. Kollarımı delice her yanda gezdirdim. Hiçbir şey bulamadım ama yine de bir mezar duvarlarıyla karşılaşma korkusu yüzünden adım bile atamadım. Her gözeneğimden ter boşaldı ve alnımda da boncuk boncuk birikti. Kuşkunun ıstırabı sonunda dayanılmaz olunca, kollarım önümde, gözlerim bir damla baygın ışık umuduyla yuvalarından fırlamış bir şekilde ilerlemeye başladım. Bir sürü adım attım ama hâlâ her yer karanlıktı ve hiçbir şey yoktu. Daha ferah nefes alıyordum. Öyle görünüyordu ki en azından benimki kaderlerin en kötüsü değildi.
Şimdi, hâlâ dikkatlice ilerliyorken, hatırıma Toledo’nun dehşetiyle ilgili binlerce belirsiz söylenti geldi. Oradaki zindanlar hakkında tuhaf, telaffuz edilmesi fazlasıyla korkunç, ancak fısıldanabilen şeyler anlatılır ki ben onlara hep masal derdim. Karanlığın bu yeraltındaki dünyasında açlıktan ölmeye mi terkedilmiştim; ya da beni çok daha korkunç bir kader mi bekliyordu? Sonum ölüm olacaktı, yargıçlarımın karakterlerini çok iyi tanıdığımdan şüphem yoktu ki alışılmıştan çok daha acı bir ölüm olacaktı. Beni ilgilendiren ve meşgul eden tek şey ise şekli ve zamanıydı.
Uzanmış ellerim sonunda katı bir cisme dokundu. Bir taş duvar, — pek pürüzsüz, sümüksü ve soğuk. Duvarı izledim; bazı eski hikâyelerin çağrıştırdığı tüm güvensizlikle, çok dikkatli adım atıyordum. Ancak bu yöntemle zindanın boynu anlamama imkân yoktu; duvar o kadar pürüzsüzdü ki başladığım yere geri döndüğümü bile anlamadan daireler çizebilirdim. Bu yüzden sorgu odasına girerken cebimde olan bıçağı aradım; yoktu; elbiselerim kaba kumaştan bir cüppe ile değiştirilmişti. Bıçağı taş duvardaki ince bir çatlağa sokup başladığım yeri işaretlemeyi düşünmüştüm. Bu güçlüğü aşmak aslında basitti ama yine de hayal gücüm tam çalışmıyor olduğundan başta çözümsüz gibi gelmişti. Cüppenin etekliğinden bir parça yırtıp duvara dik olacak şekilde yere uzunlamasına serdim. Böylece koğuş içinde el yordamıyla yolumu bulurken, bu beze rastlamadan geçmeyecektim. En azından öyle düşünüyordum: ama zindanın büyüklüğünü ya da kendi güçsüzlüğümü hesaba katmamıştım. Yer nemli ve kaygandı. Tökezleyip düştüğümde ise bir süreden beri sendeliyordum. O kadar yorgundum ki yüzün koyun düştüğüm yerde kaldım ve oracıkta uyudum.

Kuyu Ve Sarkaç 1

Rahatsızdım –uzun süren bu ıstırapla ölecek kadar rahatsızlanmıştım ve sonunda beni çözdüklerinde, oturmama izin verildiğinde, duyularımı kaybettiğimi anladım. O cümle; ölümün o korkunç cümlesi, kulaklarıma ilişen anlaşılır seslerin sonuncusuydu. Ardından sorgulayan sesler düş gibi, belirsiz tek bir mırıltıya dönüştüler sanki. Değirmen çarkının sesine benzediklerinden belki de – ruhuma devrim fikrini yaydılar. Bu kısa sürdü; ki artık hiçbir şey duymuyordum. Yine de bir süre görmeye devam ettim; ama nasıl korkunç bir mübalâğayla! Kara cüppeli yargıçların dudaklarını gördüm. Bana beyaz göründüler –bu kelimeleri yazdığım kâğıttan bile daha beyaz –ve gülünçlük derecesinde ince; dayanıklıklarının, değişmez kararlılıklarının, insana yapılan işkencenin, hor görmenin sonucunda ince. Bana kader olacak olan kararların hâlâ o dudaklardan çıkıyor olduğunu gördüm. Onları ölümcül deyişleriyle kıvranırlarken  gördüm. İsmimi hecelerlerken gördüm; ve ürperdim çünkü hiç ses çıkmıyordu. Çılgına dönmüş korkumun kısa bir anında, binanın duvarlarını örten kara perdelerin yumuşak ve neredeyse fark edilmez dalgalanışını da gördüm. Sonra masanın üzerindeki yedi uzun mumu.

Tek sayılı günlerde iskele tarafında, çift sayılı günlerde sancak tarafında oturuyor..


Sevgiden vazgeçerek önceden belirlenmis istasyonlarda durup, tarifeye göre yol alan bir tren ya da sadece ikmal yapmak için duran bir yarıs arabası gibi hayatı yasamadan tüketmek pahasına
 hedeflerine varan bunca insan olduğunu görmek, sasırtıcı olduğu kadar üzücü de.

Çok amaçlı yirminci yüzyıl insanında dürtü var, ama derinlik ve yoğunluk yok. Sunu satın almak, bunu basarmak, yeni bir deneyimden
geçmek gibi hedeflerimiz var. Hedef ve amaçlarımız yüzünden, hayatı yasamak yerine tüketiyoruz. Hayatla yekvücut değiliz artık. Hayatlarını belirli, sabit amaçlara indirgeyenler, hayatla yekvücut olmadan onun yüzeyine tutunma çabasındadırlar.

Duygu ve düsüncelerimizle kendimizi hayatın akısına bırakarak kendimizi “bulabiliriz” ancak. Bu, kendini kaderin rüzgârına ya da kısmetin eline bırakmak demek değildir. Asla. Yola çıkmadan önce
 ihtiyar denizcilerle konusmalı, rüzgârlara kulak vererek onları tanımalı, sabırla tekneyi hazırlamalıyız.

Sonra da engin deniz. Ama o zaman bile baska düslere, değisikliklere ve kosullara açık tutabilmeliyiz rotamızı. Oysa, kendimizi ömür boyu sabit hedeflerle sınırlayarak sadece limandaki teknelere binmeyi ve bilinen iki iskele arasında yolculuk yapmayı yeğliyoruz. Ve bu yolculuğu ilginç kılmak için kendi
 kendimizi küçük maceralarla avutuyoruz. Hava raporlarını dikkatle inceliyor, tek sayılı günlerde iskele tarafında, çift sayılı günlerde sancak tarafında oturuyor, her bes saatte bir çay içiyor, gözlüklü
 yolcularla hiç konusmuyor, yesil giyenlere daima tebessüm ediyor ve tabiî günün birinde vapur değistirebileceğimize iliskin minik bir rüyayı da kendimizden esirgemiyoruz. C'est la vie? Su önceden
 kestirilebilir totaliter yasamlarımız insan ruhuna bir hakaret değilse nedir?




Limon Kokulu, Yağmurlu ve Unutmayan Kadınlar

Gerçekten bir şey oluyor burada. Gizemli bir şey.
Bir denizaltı kadar görkemli ve garip.
Gri bir günde camlardan yağmuru seyretmek.
Saydam yusufçuklar yavaşça uzaklaşıyor ve beni
sana getiriyorlar topaz tapınaklarda.
Sen bir güneş tanrısı gibi gülümsüyorsun.
Biliyor musun kaç yıl tek başınaydım ben
karmaşanın içinde. Bir türlü tutunamıyordum işte.
Bir tek senin yanında yürümüştüm ben
topaz bir günde ve suya yakın.
Geceleri üstümü örterdin. Sonra konuşmazdın hiç.
Uzun süre konuşmazdık. Gözlerinde kaybolurdum.
Bu suskunluk anlaşılır bir şeydi. Deniz
ve karanlık yerlerden geçen bir nehrin sessizliği gibi...
 

Biliyor musun bir şey oluyor burada. Garip bir şey.
Bulanık bir suda yokoluş gibi.
Gözlerimde beyaz kelebekler uçuşuyor
ve beni kendime getiriyorlar yavaşça
beyaz odalarda...
 

Unutuşum başka bir sendi. Ben ölüyordum Tropiko.
Unutuşun beyaz romansıyla ölüyordum.
Söyleyecek başka bir şeyim yok artık.
Unutmak istemiyordum oysa.
Güzel kalan yaralarda vardır çünkü...
Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır.
Hiç unutmayan kadınlar vardır... limon kokulu...
herşeye rağmen... yağmur kalan kadınlar vardır...
 

Ben iyiyim şimdi. Sen nasılsın?

2 Kasım 2012 Cuma

Neden böyle uzaktayım kendimden...



Şimdi belki senin yanında
 Ey eylül beni anla
 Neden böyle uzaktayım kendimden
 Dalıp gitmiş gibiyim bir menekşenin ilk defa menekşe oluşuna
 Ey sabah sen de bana hatırlat
 Oturmuş da toprağın üstüne
 Akarsuyun güzelliğine ağlayan o kadını
 Kederle mutluluk yan yana.

Ey yalnızlık, yalnız değilim
 Sen bana başka türlü gelirsin
 Yıllar yılı görmediğim bir arkadaş gibi
 Kimbilir kaç kere unutmuşuzdur yüzlerimizi
 Büsbütün yabancıdır konuştuklarımız
 Birlikte olsak da bütün gün
 İlk karşılaşmanın güzelliği kadar sürer
 Görüşmek üzere ayrılırız.

Kalbim var, gök
 Tanımıyorum kendimi gene de
 Hepsi gitmiş bir isteklerim kalmış yalnız
 Gel gör ki susturmuşlar onu da işte
 Bekle bekle bekle bekle Gözlerim bir noktaya takılı
 Gün günden daha keskin
 Gün günden daha anlamlı
 İyi biliyorum kalbim
 Bakınca korkutan beni bile.

Bir durgunluk ki nasıl
 Ama anlıyorum her şey bu durgunluktan kopacak
 Bekleyelim kalbim
 Alışalım şimdiden
 Nasıl mı, ne zaman mı?
 Bizim de bir bildiğimiz var, gök.

23 Ekim 2012 Salı

Sahi Niye Böyle ?

İnsanın gerçek dediği ve senin burada gördüğün, dokunduğun her şey,
psikolojisinin maddeye dönüşmüş halidir.
İnsanın düşünceleri maddeleşerek “dünyayı” oluşturur.
Gerçekler, düşüncelerdir.

...

Dünya, sen böyle olduğun için böyle.

“Hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masaldı.”


Cinayetler,hırsızlıklar,tecavüzler,siyasi mağduriyet ve mağlubiyetler.magazinsel erkeksi ve kadınsı fahişelikler.izdiham anlamsızlıkları.tuzağın cehennemine düşmüş iki ayaklı zavallılar.dil taşıyan ama kullanamayan konuşma sakatı pütürlü eldivenler.görsel ve duyumsal estetikten uzaklaşıp ölüm çukurlarına girip çıkan çirkin yüzler.savaşların güdüsel makyajıyla kirlenmiş kara beyinler.maddesel ve z...evkler uğruna kendilerini satan, taşıyanın kafasının boş;ruhunun balçıklarla dolduğu kadın. cinsel organları ve onları satın alan yaş kafalı değersiz et parçaları olan şekilsiz ve sahipsiz penisler.silahlar.ölümler ve öldürmeler.zulümler ve zulmedenler.futbol eziyetinin kronik bir vahşet gibi duygularını yitirmiş kalabalıkların beyinlerine yerleşmiş hastalık saçan mikrobu.ülkeler arasındaki anlaşılmaz anlaşmazlıklar.
vesaireler...vesaireler.
hepside adrenalin haberleridirler.insan fizyolojisinde patlamalara yol açan kötürüm maskeli bir güdünün hayalet habercisi gibi dünyayı çirkin gözlerle seyretmektedirler.kötü güdülerin tamircisiyim ben.evimin küçük cennetinde yaşadığım bu hayata iğrenç görünen herşeyi değiştirebilirim artık.bu büyü yalnızca düşlerimin nakışlandığı bu alanda gücünü gösterecektir.saydığım bütün bu olumsuzlukları iyileştirip güzelleştirebilirim.parmaklarımı kullanmam,bunların gerçek olması için yeterli olacaktır.siyahı beyaz eyleyip şu küçük canlı kutuda tersine akan hayatı düzlüğe çıkaracaktır.ben düşlerin ve düşlerinizin efendisiyim.sıkışan dünyayı rahatlatmak için aranızdayım.uykumda karşıma çıkan her soluk sizlere yeni ve temiz oksijenler verecek.maviyi daha çok seveceksiniz.yeşilin aynasından girip tatlı meyvelerden yiyecek,hiç durmadan güzelleşeceksiniz.susun ve uykulara çekilin.düş görün,değişin ve değiştirin.sizler ben,ben de siz olayım.düşleyin,düşleyin.göreceksiniz,hiç durmadan düşleneceksiniz.....

Bir Saplantının İç Yüzü!

Yokluk fikri, emek veren insanlığa özgü bir şey değildir: Zahmet çekenlerin, kalıntılarını tartmaya ne zamanları ne de istekleri vardır; talihin sertliklerine ya da bönlüklerine boyun eğerler; ümit ederler: Ümit bir köle meziyetidir.
...Ak düşmüş saçlardan, kırışıklardan ve hırıldamalardan ödleri patlayarak, günlük münhalliklerini kendi leşlerinin suretiyle dolduranlar ise, kibirliler, kendini beğenmişler ve süs meraklılarıdır: Kendilerini çok severler ve ümitsizlik çekerler; düşünceleri aynayla mezarlık arasında uçuşur ve çehrelerinin tehdit altındaki hatlarında, dinlerinki kadar ciddî hakikatler keşfederler. Her metafizik, vücuda ilişkin bir kaygıyla başlar ve bu kaygı evrensel bir hale gelir; öyle ki, havaîliklerinden ötürü endişe duyanlar, hakikaten ıstırap çeken ruhların habercisidirler.
Yaşlanma hayaletinin musallat olduğu yüzeysel aylak, Pascal, Bossuet ya da Chateaubriand’a, kendini dert etmeyen bir bilim adamından daha yakındır. Kibire bir nebze deha: Ölüme pek uyamayan ve onu şahsına bir hakaret gibi hisseden o koca gururlu çıkar karşınıza. Bütün bilgelerden üstün olan Buda bile, ilâhî ölçekte bir kendini beğenmişten başka bir şey olmamıştır. Ölümü, kendi ölümünü keşfetmiş ve bundan yara alarak her şeyden el çekmiştir ve kendi imtinasını diğer insanlara dayatmıştır. Yokluğa karşı koymak için, öc alma duygusuyla Yokluğu

Yasa’ya dönüştüren o incinmiş gururdan, böylelikle en korkunç ve en nafile ıstıraplar doğar.

Rahatla Biraz..

Tasalanma, kimse o harikulade kadına sahip değil, öyle görünse bile
Ve kimse o tuhaf ve gizli güce sahip değil, kimse sıradışı ya da olağanüstü ya da sihirli değil, öyle görünse bile.
Bir kandırmaca her şey, numara, yutturmaca, kanma, inanma. Dünya yaşamları ve ölümleri yararsız insanlardan geçilmiyor, bunlardan biri havaya sıçradığında ve tarihin ışığı onları aydınlattığında, unut gitsin, göründüğü gibi değil, budalaları uyutmak için başka bir numara sadece.
Güçlü adamlar yok, harikulade kadınlar yok.
En azından, bunu bilerek ölebilir, mümkün olan tek zafere sahip olabilirsin.

Bağışla Beni Anna Maria ..


Yokluğunda;
kapıma dayanan azrailin giydiği o kırmızıydı ölüm (..)

...
Şimdi asılıyor, hayatıma giren tüm kadınlar gözümün önünde
bir sürğün kasabasında ki o küçük çocuğun gözyaşları damlarken toprağa -
o yere düşüp dağılan gözyaşları gibi yerlerin dibine vuruyor ruhum ..
Sessiz (..)

Kimi sevsem, celladı oluyordum ..
Kimi sevsem, sevişmelerin o en kuytu yerinde olmayacak çocuklarımın kalbimi sıkıp parçalamasına izin veriyordum asıl ..
Kimi sevsem, ihanet ediyordum kendime ..
Kimi sevsem, ölüm uykularımda asıyordu - sevdiğim tüm kadınları ..
Kendime Tanrı'ca cezalandırılmış bir cehennem gibi bakıyordum ..
Ama sen ..
Sen ..
Anna Maria ..
Bir kitabın ön sözünü okur gibiydin gözlerimde -
Ruhumdan, kalbime akıyordun (gizlice)
Bu yüzden en çokta seni sevmiştim ben ...
İşte onca kalabalığın içinde yüzü toprağa ağlıyan o benim yüzüme bakıp ; en çokta benim ölüm saçan kokumu sevmiştin ..
Nefessiz kalan ruhumdan çok, seni özlüyorum o dar ağcında olduğun kalbini ..

Bağışla beni ..
Bağışla Anna Maria ..
Ardı dönük eli kanlı soğukluğumu bağışla sevğilim (..)
Şimdi saçlarımı okşuyor Tanrı;
Bedenimdeki iç kanamalar, silik bir kırmızıya çağırıyor intihar norlarımı -
kokumuz zehirli atıklara karışıyor bak, birbirine geçiyor herşey ..
Sen çıkıyorsun içimden Anna Maria ..


'' .. Ruhum şimdi ebedi eşikten geçen ölümle, kendi çölünde dikenlere takılmış bir bez parçası ..
Rüzgar hangi yöne savurursa beni o cehennemde seni yaşatmak için yaşayacağım Anna Maria (..)


7 Ekim 2012 Pazar

aynı şeyi düşünmekten aşınır akıl..

 

''gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
"tükürsem cinayet sayılır" diyordu birisi
tükürsek cinayet sayılıyor artık
ama nerede kaldılar, özledim gülüşlerini onların''

Unutmakla unutmamak arasına gerili o sırat köprüsünden geçiyordum.


Bütün devrelerin birbirine girdiği bir dünya zamanıydı, viraneydi zahir. bizi ilmek ilmek sökmüşlerdi, hiçbir şey söktükleri yerde değildi.

sana gelmek için doğruldum ama olmuyor. ben bu nezaketle ve boynumda yaralı iki salyangozla ancak durabiliyorum. bölük pörçük bir cümle hatırlıyorum ama hatırladığım da hatırlamak olmayabilir!
inceliğim, dal gibiliğim, ellerim… insanın hayatla kurduğu ilişki en çok ellerinden okunurmuş. ellerimden okunuyor: sakin, zarif, yavaş, kuru. usul usul saça, yaprağa, suya, kapıya değiyor. usulca günü geceye, geceyi güne çeviriyor. ellerim, hayata karşı yeni bir merhamet.

aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza; dünyada bulunmanın bahaneleri, dünyada bulunmanın halleridir. işte bunlar üstüne düşünüyorum, kaç zamandır, burada, bu dingin bahçede, bu sessiz odalarda. sana gelmek için ağrımı uyandırmaya çalıştım ama olmuyor. mayalanmış o, mantarlanmış, beni bilmiyor. çok zamandır bunlar: sessiz ayaklarım, sessiz konuşmalarım, sessizlikten neredeyse unuttuğum nefeslerim, iççekişlerim. ellerim, çiçekler, bahçe.

alttan, yan bahçeden terasa dek uzamış ve terasın arka yüzünü neredeyse tamamen kaplamış bir sarmaşık gül ağacı. kendi haline bırakılmış, budanmamaktan kâh alıp başını gitmiş, kâh kalıvermiş. gövdesinin bazı dallarını unutmuş, kurumuş.. bazı dalları arsızca sarmış etrafını. üstünde pıtrak gibi açan beyaz katmer güller… burası kapalı bir yer: güllerin üstüne bu yağmur nereden yağıyor?

unutmakla unutmamak arasına gerili o sırat köprüsünden geçiyordum. karşımda iki eşek: “sen yana ben yana”. duruyor. “ikimizin resmini çıkartmışlar yan yana”. hey, doktor! ruhumdaki kadim yırtık hâlâ yerinde mi? karanlık ve içerlek bir cümbüş o, doktor! dik onu doktor. hey,

3 Ekim 2012 Çarşamba

BIKTIM BÖYLE...

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, sisler daha kalkmamıştır Haliç ten.
Vapur düdükleri ötmektedir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...

Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş-on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.

Şarkılar  söylemişim pencereden.
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lüle taşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapancadan bir sepet elma almışım.

Ver elini haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafifden soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu.
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
-Kim o dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıkdır, mahmursundur.
Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç ten.
Fabrika düdükleri ötmektedir.

Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor...

“(...) çok güzel kızlar varmış ve Kant'ı da su gibi okuyorlarmış diye söylentiler çıkarıyorlar, doğru mu acaba? Onları ne yazık ki karşıdan karşıya geçerken ve vapurda bacak bacak üstüne atarken ve piyasa caddelerinde gözlerini ilerde bir noktaya dikmiş yürürken göremiyoruz, nerede saklanıyorlar dersin, bak ben ortadayım, onlarda kim bilir ne isterler? Kant'ın kendisini isterler, hem de güzel bir Kant isterler, kirli çamaşırlarını bile kimselere koklatmazlarmış öyle mi? Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım, bizim bir arkadaş vardı, kadınlara kendini acındıracaksın diye öğüt veriyordu bana, çok üzülüyorum – ne yapacağımı bilmiyorum – yalnız kaldığım için intihar etmeyi düşünüyorum diye dert yandı mı bütün kadınlar ağına düşüyormuş, sonra bir yanlışlık oldu: Bu arkadaş -başımız sağ olsun- intihar etti, benim de korktuğum anlar oluyor, insan bu güven olmaz, pencere bu kadar yakınken ve iki adım daha atınca denize düşmek ihtimali varken, korkmayın canım şey, sizi elde etmek için yalan söyledim, ben ölür müyüm? ha- ha, vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim, kendimden bahsettiğime bakmayın, asıl mesele sizsiniz, ben yaşlanıyorum, siz hep genç kalıyorsunuz, yıllardır vapura binerim, yıllardır geniş caddelerde karşıdan karşıya geçerim, yıllardır yollarda yürürüm, gördüğüm kadarıyla siz hep gençsiniz, hep güzelsiniz, yirmi yaşında kalıyorsunuz her zaman, bir bayrak yarışında olduğu gibi gençliği birbirinize devrederek ilerliyorsunuz, ben benzetme için özür dilerim, sizi yerinizden oynatacak kadar heyecanlı bir benzetme yapmayı ne kadar isterdim, bizi iyi yetiştirmediler, hep ukalalık öğrettiler, öğretenleri bir elime geçirebilsem, sizin yanınızdaki delikanlılar da yaşlanmıyor, ne garip ne karışık bir düzen bu, bazen yanınızda yaşlıları da görüyorum, sakın paraya kıymet vermeyin olur mu? Sizi onlarla gördükçe daha çok üzülüyorum, beni kırmayın olmaz mı? (...)”


2 Ekim 2012 Salı

Rivayete göre...

 Yasak şarkı olarak da bilinen "Jeanny" Dünya'nın gelmiş geçmiş en etkileyici balladlarından biridir. Şarkı ilk olarak 1984 yılında Falco tarafından seslendirilmiştir. İnsanı derinden etkileyen, tüylerini diken diken eden soundu, Falco'nun olağanüstü içten yorumlayışı ve gerçek bir hikaye üzerine yazılmış sözleriyle 41 kişinin intihar etmesine sebep olan bu şarkı, Papa II. Jean Paul tarafından yasaklanmıştır.

  •      Şarkının bir de ilginç hikayesi var;


"bir mafya üyesi adam jeanny (jennifer) adında bir kadına aşık olur. jeanny' de adamın aşkını geri çevirmez ve birlikte bir hayat sürmeye başlarlar. bir gün evlenmeye karar verdiklerinde jeanny adamın bir mafya üyesi olduğunu öğrenir. ama çok sevdiği için adamdan vaz geçemez. fakat malum mafya mesleğinin içeriği itibariyle jeanny adamın mafyadan ayrılmasını ister. adam da kabul eder ve mafyadan ayrılır. ama mafya bunu kendisine yediremez. adama geri dönmesi gerektiği çağrısında bulunur. adam ise aşkı seçer. bunun üzerine mafya adamdan intikam almaya karar verir. jeanny'i öldürür ve suçu adamın üstüne yıkar. adam ömür boyu hapse mahkum olur. fakat onu ilgilendiren jeanny'nin ölümüdür, onun yokluğudur. ve bir gün hapishanede bu şarkının sözlerini yazar ve intihar eder. kodesinde ölü bulunduğunda yatağının üzerine bıraktığı notta bu şarkının sözleri yazılıdır."
  •      Şarkının bir de ilginç hikayesi var;
     Falco, Jeanny adlı ünlü şarkısında bir kazada ölen sevgilisini ve duyduğu acıyı anlatmaktadır.
    fakat kendisi de bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir işin ilginci...
    Bir rivayete göre de aslında Falco'nun sewgilisi jeanny sübyancı bir sapık tarafından tecavüze uğrayıp öldürülür.
    cesedi bulan falco olduğu için cinayeti onun işlediğine inanılır we falco sewgilisini öldürmekten hüküm giyip hapse girer.
    Jeanny şarkısını da hasipte iken hem sevgilinin ölmesine duyduğu üzüntü hem de herkesin onu katil sanmasına duyduğu üzüntüden ötürü kaleme alır ve hapisten çıktıktan sonra bu şarkıyı seslendirerek 80'ler Almanya'sında inanılmaz bir şöhrete kavuşur.


27 Eylül 2012 Perşembe

Saçlarındaki yağmurda ıslansam uslansam..



Ben ne zaman
Öyle durup dururken
Öyle damdan düşer gibi
Açıp seni okumaya başlasam
Anlıyorum ki,
Bahar gelmiş
Anlıyorum ki,
Kaçmak sürüklenmek vakti
Dolaşmak galatada hisarda
Bırakmak işi gücü
Unutmak ekmeği tuzu
Çıkarıp potinleri
Denize daldırmak vakti
Yalın ayakları.
Ben ne zaman
Öyle durup dururken,
Öyle damdan düşer gibi
Açıp seni okumaya başlasam
Anlıyorum ki
Mahvolmuşum…

İki yaşam, iki kadın, tek bir son...

Kendi yaşamına son veren Nilgün Marmara, daha üniversite yıllarında Sylvia Plath'ın yaşamına ve şiirine ilgi duymaya başlamıştı. Marmara'nın Plath üzerine hazırladığı bitirme tezi kitap oldu.


80'li yılların yaşantısı, mısraları ve ölümüyle ünlü şairi Nilgün Marmara'nın dördüncü kitabı çıktı. Nilgün Marmara 1987'deki intiharından iki yıl önce verdiği bitirme tezinde, bir başka ünlü şairi, yaşamına kendisi son veren bir başka kadını, Sylvia Plath'ı incelemişti. Boğaziçi Üniversitesi Batı Dillleri ve Edebiyatları bölümündeki bu lisans mezuniyet tezinin danışmanı o zaman Yard. Doç olan Cem Taylan. Dost Körpe tarafından dilimize çevrilen kitabı Everest Yayınları bastı. Kitaptan küçük bir özet :
Bu tez Sylvia Plath'ın şairliğini intiharıyla birlikte ele alır, yani tarihsel açıdan intiharı bağlamında analiz eder.

(...)

Türün diğer temsilcileri gibi Plath'ın da suçluluk ve kendine acıma duygularına dair kaygıları şiirlerinde de, düzyazılarında da belirgindir. 'Leydi Lazarus' adlı şiirinde, psikolojik zayıflık sergileyen anlatıcıda odaklanması tamamen gizdökümcülük olarak değerlendirilir. Plath kendini, uygarlığın Nazizm'e meyilli niteliklerini taşıyan sadist bir dinleyici kitlesine sahip becerikli ve intihara meyilli bir yaratıcı olarak görür. Şiirin sonunda, toplumla benliğin çifte yok oluşunun yansıması olan derin bir nefret duygusu geliştirerek sert erotik imgeler oluşturduktan sonra, kendine yeniden doğuş vaat eder. Bu yeniden doğuş sayesinde, 'erkekleri' yiyen yamyam bir cadıya dönüşecektir.

Plath şiirlerinde ölüm temasını evrensel bir hedef olarak kullanmayı seçer. Şiirleri acı çekerken yapılan sorgulamalardan, kişisel hayatındaki devasa beyin dalgalarının billurlaşmış bir tür serpintisinden doğmuşlardır. Gizliliğin rahatlığına zıt olarak, kendini ifşaların verdiği rahatsızlığı ifade eder. Ayrıca, Gizdökümcü Şairliğin ayırt edici niteliği sadece kişinin kendi deneyimlerini ifade etmesi değil, aynı zamanda onları tekrar tekrar yaşaması, rahatsızlığı sözcüklerle yeniden oluşturmasıdır. Ama bu yenilgi sayesinde kişisel hayat yüceltilerek, kişisellikten uzak ve dâhice bir sanat eserine dönüşür.
S. Plath çektiği acıyı mısralarıyla yenmeye çalışmışsa da, eserleri doğaçlama yaşanan bu tutkulu hayatın ölüme yenik düşmesinin kanıtıdır. Plath için şiir, dış dünyanın tehdidine katlanma ve izolasyon olasılığını sağlayan bir sığınaktır. Bu izolasyon gerçeklerden kaçış olarak yorumlanabilir, ama Plath'ın şiirlerindeki şeytani yoğunluk bazen okuyucuyu şaşırtır ve Plath'ı hem gizdökümcü türün hem de 20. yüzyıldaki diğer akımların en mükemmel şairlerinden biri olarak kategorize etmeye iter. Plath, ideolojik kaygıları Lowell ve Ginsberg'in bazı şiirlerinde olduğu gibi doğrudan ön plana çıkarmasa da, insanlığın belirli tarihlerde aldığı yaralara karşı direnişini hissedebiliriz.

(...)

Sanatçının yaratma olgunluğuna erişebilmek için geçtiği hazırlık süreçleri her ne olurlarsa olsunlar uzun bir ıstırap prosedürüdürler ve bu ıstırap, sanatçıyı kolayca deliliğin, hatta intiharın eşiğine getirebilecek bir düşünceler bütününü teşkil eder.

25 Eylül 2012 Salı

Daha dinlemedin mi? aaa..


"dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı. 
gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları.
büro çekmecelerinde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı. 
evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında da gölge vardı. 
ve dünyanın gece tarafında kilometrelerce gölge vardı yine."




24 Eylül 2012 Pazartesi

Ben böyle seviyorum işte: zerafetini, gaddarlığını, inceliğini, kabalığını, olduğun şairi, olmadığın erkeği seviyorum....




Keşke hiç yazmasaydın.
Keşke ölüp gitseydi aşkın.
Ölüp gitseydi de zaman alıp götürseydi benimkini de birlikte.
Biricik umudumuz bu.

ne beyhude, ne nafile arar dururlar aşkı, erkeklerle kadınlar.
sanırlar ki, huzura kavuşacaklar,
mutlu olacaklar bulduklarında, ya da haz duyacaklar.
oysa biz bulmuştuk onu, yakaladık; ama nasıl da farklıyız
sen de biliyorsun, ben de: böyle bir aşk kaynağıdır acılarımızın.
böylesine yaşanmazsa aşk, aşk değildir.
öykünmedir, özentidir.
yapay bir güldür ancak.
öylece yaşayıp gider çoğu.
belki yaşayabilmelerinin tek yolu bu…
zira bizim aşk diye bildiğimiz aşk,çekilmesi çok zor bir acı.
peki, amacı ne?

bazen düşünüyorum da, aşk varlığımızın doğum sancısı 
değil mi?
ağına düşürdüğü biz sefil yaratıklar,
ya da insana olan aşkımızı tanrı’ya yönelteceğiz.
az kişiye nasip olmuş bir yeniden doğuş bu.
böyle doğmak isterdim,
çünki aşkım ölümüm oldu benim.
şairlik taslamıyorum.gerçek bu: sen olmayan herşey için ölüyüm ben.

halini anlat diyorsun.
işte anlattım.
aslında biliyorum neyi merak ettiğini.
nerede yaşıyorum? çalışıyor muyum? yazıyor muyum?
artık aziz gildas manastırının başrahibi diyorlar bana.
biliyorsun manastır yalçın kayalıklarda.
hücremden dalgalar görünüyor, bakarsam.
bakıyorum, ama görmüyorum.
boğalar gibi saldırıyor azgın dalgalar,
serpintileri kadirşinas kumsala vuruyor.
güneş doğudan yükseliyor umutsuzca
ve boynu bükük, çekip gidiyor batıdan.
bulamıyorum… güzellik canımı sıkıyor.
doğa avutmayı beceremiyor.

okurken seni düşünüyorum.
yalnızken sana dalıyor düşüncelerim.
dualarda bile aklım sende kalıyor.
işte halim böyle. öyle abes ki, saklıyorum herkesten.
sen açığa çıkardın işte.
sebebi sen olduğuna göre,
başka kime dökecektim içimi?

düşmanımsın; kaçıyorum senden.
and içtim unutacağım seni.
bu aşkın sonunu getiremeyeceğiz, anladım.
bu denli değerli bir şey solup gideceğine ellerimde,
en iyisi kestirip atmak dedim kendi kendime.
birbirimize veremediğimiz teselliyi,
felsefede, dinde arıyorum şimdi.
sana duyarlı olan yüreğimi yatıştırmaktı niyetim.
ama beceremedim.
tam tersi oldu: ayrılık, boşluk, sofuluk,
tutkuya daha da yaklaştırdı beni.
hergün seni unutacağım diye yeminler ediyorum,
sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.
zaaflarıma kızıp köpürüyorum,
sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum.
aşkımın mayalandığı yerin bir erdem yuvası olması,
ne amansız bir çelişki değil mi?

uzun, ıssız saatlerde sesleniyorsun bana.
o yalnızlık, yapayalnızlık, seni tuttuğu gibi yanıbaşıma getiriyor.
diyorum sana; düşmanımsın!
gaddarlığına sığındığım, merhametsiz düşmanım…
nefret ediyorum senden, sana aşığım.
senden soğumak için bütün yakarışlarım.
çünki biliyorum ki aşkımız için umut kalmadı.
oysa aşabiliriz tutkularımızı.
tanrı’ya yöneltebiliriz umutlarımızı.

nasılda cılız, ahlaksız, üstelik budalayız,
sevdamızı adayamazsak inancımıza.
yalnız o inanç koruyabilir bizi.
biz ki, sıradan bir yazgının –ve insanoğlunun-
bir darbesiyle savrulmuşuz, kopmuşuz,
inançtan başka kim birleştirebilir ikimizi?
şimdi iki efendin var oysa.
bense ne kadar teslim olduysam da sana,
anılar bırakmıyor peşimi, senin kadar sadık metres gibi

“efendim” diyordun bana.
kafanın içini işe yaramaz laflarla,
lüzumsuz sayılarla doldurduğum, 
o saatleri hatırlıyormusun?
ne söylediklerimi dinledin,
ne ben hissettiklerimi söyledim.
nasıl öğrettin öğretmenine gözlerinle dersini,
nasıl da hızlı öğrendi öğrencin, dudaklarınla birleşmeyi.
sen saflığınla, bense özgürlüğümle,
ödedik işte o derslerin bedelini,
benden intikam alınca dayın.
ha… dayın diyorsam da gerçekten dayın mı bilmem.
ama bana öyle geliyor ki, kıskançlığı kan bağından değildi.
elde etmek istiyordu seni.

şu aşkın kudreti kaybolsa birden,
vuslatın tadını ansızın kaybettiğim gibi.
nasıl bir huzur, nasıl bir sükun olurdu,
o kasabın bana bağışladığı.
gel gör ki, iktidarsızlığım ihtirasımı kamçılayıp duruyor.
gövdem reddediyor arzularımı,
aklımsa hiçbir işe yaramıyor.
yalnızca işkence ediyor anılarınla.
hele bana ilk teslim oluşunu hatırladığımda,
mahvoluyorum…
giyindiğim, kuşandığım, takındığım, taşıdığım,
herşey maskaralık!
biliyorum; tanrı da şahidimdir:
de ki, kendimizi de başkalarını da aldattık,
tanrı’yı nasıl kandırırız? miserere nobis…
bitmişim ben!
merhametine sığınıyoruz.

Abelard'dan Heloise'e

Abélard * Héloise




1079 yılında Nantes yakınlarında doğan Abélard gençliğinde felsefe ile ilgilenir. Eğitimini sürdürmek için Paris'e gider, dinbilim dersleri alır ve konuşmaları ile Paris'i adeta fetheder.


37 yaşında iken 12. Yüzyılın sıradışı kadınlarından; akıllı, eğitimli, güzel, Héloise ile tanışır. Héloise o sırada 15 yaşındadır. Felsefe eğitimi ile başlayan bu tanışıklık tutkulu bir aşka dönüşür ve Héloise 1118'de bir erkek çocuk doğurur. Gizlice evlenirler.


Héloise evliliğin Abélard'ın filozof kişiliği ile bağdaşmayacağını düşünmektedir. Héloise'ın dayısı Fulbert gayrimeşru çocuk doğurduğu gerekçesi ile (kimilerine göre yeğeninde gözü de vardır) çifte karşı son derece acımasız eleştirilerde bulunur ve onları taciz eder.


Abélard karısını Fulbert'ten korumak için bir manastıra gönderir. Karısını korur, ama kendisini koruyamaz...


Fulbert bir iddiaya göre kendi elleri ile Abélard'ı hadım eder. Abélard'ın tüm eserleri mahkeme kararı ile yakılır. Abélard rahip, Héloise rahibe olmuştur. Bu olaydan sonra Abélard ve Héloise birer küçük manastıra sığınırlar. Hayatlarının geri kalan bölümünde birbirlerine eşsiz aşk mektupları yazarlar. Ama bir daha hiç kavuşamazlar.... 


Mektuplardan bölümler...


"Elin... elin değmiş bu mektuba. 

Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama. 
Aşık olduğum elin. O aşka susamışım. 
Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya. 
Bir zamanlar, gövdesini gövdeme kattığım birine, 
Rol mü yapayım, ketum mu davranayım?
Gecenin doruklarında dört nala koşturmuştuk bedenlerimizi, 
Daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle. 
Bırak, sana ait herşeye, sadakatle üzüleyim. "

12 Eylül 2012 Çarşamba

Eylül ne zamandı ?

...diye
sordun ya çok sevindim
eylülün tam yeri


baylar!
bin dokuz yüz seksen birdeyiz
karşınızda eylülün sesi
ağustos çekildi, eylülün sesi
birazdan konuşacak
“bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar.”

tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
yosunların kapılara usulca
tırmanıp yerleştiği
yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
eylül ki, sorabilir mi
hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

dahası
bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
bir boşluğu giyinmek mi olur
olsun
işte karşınızda ekimin sesi
kasımın sesi sonra
yağmurun eşliğiyle–çocuğunu emziriyor yaz–
bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

her şey o kadar dokunaklı ki
eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
dağınık, renksiz, bir mozaık gibiysem
üstelik yalnızsam bir de – telefonda kuş sesleri –
aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

sonra bir kır kahvesi kendini okurken
masaları toplanmış, bardakları toplanmış
tam kendini okurken
derim ki bir semti iyi tanımak kadar
iyi tanımalı dünyayı
açın radyolarınızı: eylülün sesi
bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

elmalar silik silik kırmızı artık –olsun–
gözlerimiz tozlanmış, kirli
gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
sıkılmak iyi baylar
biz hazır tuttukça böyle
içi yangında alev alev
dışı buz tutmuş kalplerimizi.