"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

31 Ağustos 2012 Cuma

Evreka! Lordum...


Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum. Bu eksiklik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın. Seni seviyorum deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum...

30 Ağustos 2012 Perşembe

Eksik Parça


Bir ağaç pencereye dayar yaprak dolu omzunu. Bu arınmış ve güçlü bir ağaçtır. Gökyüzünün içinde güçle yükselir. Günü karartır, düşünceyi kör eder... Bir ağaç, görmek için yeterlidir. Uzun bir hastalıktan sonra yürümeyi öğrendiğin gibi öğrenirsin görmeyi: Adım, bir adım daha. Adım adım, düş düş... Çoğu kez, uykuya dalmadan önce, yıldız basmış bir gecede bir kestane ağacını düşünürsünüz. Onun gölgesinde yazarsınız. Sayfanın üstüne düşen gölgesinde...öğrenirsiniz aslolanı: Güzellik, güç, ölüm... Çocukluk kökünden sökülemez. Her şeyi terk edebilirsiniz. Her şeyden uzaklaşabilirsiniz, bu ağaç dışında. Yaşamımızı aydınlatan şey, söylenebilen ya da tutulabilenden başkası değildir. Bu söylenen, susar. Bu tutulan, kaybolur. Bir avuç berrak su kadar bir hakimiyetimiz yok yaşamımız üzerinde. Elimizden kaçıp kurtulan ve bizim aşkımızla beslenenden başka bir şeye sahip değiliz: Düşte bir ağaç, sessizlikte bir yüz, gökyüzünde bir ışık. Gerisi hiç. Gerisi, öfkeli günlerde, çeki düzen verilen saatlerde atılan her şey.

Vivre Sa Vie


Bugüne kadar hiç âşık olduğu şeyin ne olduğunu bilen birine rastladın mı? Hayır. Yirmili yaşlarında bunu bilemezsin. Yaptığın tek şey, keyfi seçimlerde bulunmaktır. “Seviyorum” kelimesi çoğu zaman fütursuzca sarfedilir. Neyi sevdiğinden emin olmak için ihtiyacın olan şey ise olgunluktur. Doğruyu aramak! İşte yaşamın gerçeği budur. Ve aşk eğer gerçekse, ancak o zaman bir çözüm olur…

Giriş, gelişme...



Bağımlılık hastalık değil dışlanmanın verdiği rahatsız edici içsel sıkıntıdır. 
Tedavisi yoktur. Sonuç intihardır. Birilerini küçük düşürmek, onu ölmesi için alkışlamaktır. 
Onu dışladığınız zamanlarda aldığınız keyif orgazm kadar şehvetlidir, yavşakça gülüşlerinizden anlaşılır bu zevk. 
Oysa o intihar ettiği zaman salya sümük ağlarsınız, bir allah olduğuna inanır ve yaptığınız adi davranış için af dilenirsiniz.

Bir şey diyeyim mi; gırtlağınıza beyzbol sopası sokmak istiyorum.

Pencerenin ardından..



Yazının şifresini çözecekler, reklamları, ilan tahtalarını, kadın ve erkek büstlerinin altında yer alan taşa kazınmış yazıları şaşarak okuyacaklar; kütüphaneleri ve gazetelerin haber merkezlerini incelemeye alacaklar; insanoğlunun günlük ha
yatını, brüksel lahanası ve de balık fiyatlarını merak edecekler; dizi toplantıların, kente yeni bir James Bond filmi haberinin anlamını kavramaya uğraşacaklar. Araştıracak olanlar bir OMO kutusunun arkasındaki satırlarda mı, yoksa Dostoyevski'nin Bütün Eserleri'nde mi bulacaklar günlük hayatımızın özünü?

iNSOMNİA..


"Bu karanlık iyi böyle aferin tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor,hoşlanıyorum"
T.UYAR


İnsanlar uyurlar.. Normal olan bu olduğu için de uyuyamamayı anormal bir durum olarak görürler. Hatta bu uyuyama anormalitesini bir hastalık olarak kabul edip adına da İnsomnia derler.. Normal bir insan yatağa gider ve tüm gece boyunca uyuyarak sonraki gün adeta yeni bir hikayeye başlar. Bu, sadece farklı bir gün değil, farklı bir yaşamdır da. Kötü anlardan, anı ve düşüncelerden sıyrılabildikleri bir tür mabettir onlar için yatak.. Ve uyudukları an itibariyle arınarak pisliklerinden akıl sağlıklarını koruyabilirler. İşte bu yüzden kişi, düşüncelerin ya da şeylerin sorumluluğunu yüklenebilir, kendini ifade edebilir. Çünkü uyku ile beraber o bir şimdiye ve bir geleceğe sahiptir.. Zihnin geliştirdiği bir tür savunma mekanizmasıdır uyumak. Uyurken insan bilinçaltının yardımıyla temizlenir ve uyandığı an hiç kirlenmemişçesine varoluşuna devam eder. Uyku, onlar için her gün yeni bir yaşama başlayabilmenin kırılma noktasıdır. Fakat uyumayan bir kimse için,gece yatmaya gittiği zamandan sabah uyanana değin bunların hepsi süreğendir, kesinti yoktur. Bunun anlamı, bilinci baskı altına alacak bir şeyin olmadığıdır ve tüm bu şeyler bilinç çevresinde dönmeye devam eder. Kabuslar, bir şekilde hiç kesintiye uğramadan devam eder ve sabah, neyin başlangıcı..? Hiçbir şeyin. Madem ki bir önceki geceden hiçbir farkı yoktur, yeni bir gün varolmamıştır. Bütün bir gün provadır, provanın sürekliliğidir. Herkes geleceğe doğru koşuştururken dışarıda kalmışsınızdır.Bu durum aylar ve yıllar boyunca uzadığında, şeyleri algılama biçiminizi, hayat anlayışınızı zoraki olarak değiştirir.

ASLA BİR GELECEĞE SAHİP OLMAMIŞ OLDUĞUM GÜNLERDEN BİRİNDEYİM…



Karşımda yalnızca bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış , taş kesilmiş bir şimdi var. Irmağın karşı kıyısı , karşıda bulunduğuna göre , asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette , ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak , her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. ÜSTÜNDEN ÇOK ZAMAN GEÇTİ BUNLARIN, AMA BENİM HÜZNÜM HEPSİNDEN ESKİ.

Ruhum bu haldeyken , hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm bilinciyle hissediyorum.. BİR KÖŞEYE ATILMIŞIM, oyunlar oynayan başka çocukların seslerini duyuyorum. Dalga geçer gibi verdikleri kırık, teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum. Bugün, 14 Mayıs , saat akşam dokuzu on geçe , hayatımın bütün tadı, bütün değeri işte bundan ibaret.

Cam,Altın,Taş envai çeşit kalp


Altınlarını cam karşılığı dağıtan kızılderiliyi hiçbir zaman gülünç bulmadım. Cam, altından daha asil. İsrail peygamberlerinden beri lanetlenmiş bir maden altın. Adı, tarihin bütün cinayetlerine karışmış. Pıhtılaşmış kan, insan kanı. Cam güzel, çünkü kirli bir mazisi yok. Cam güzel, çünkü kalbi var, kırılıverir.


29 Ağustos 2012 Çarşamba

"



Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli
Çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Kırmızı Kahverengi Defter


Biz neden kendi zamanlarımızı yaşayamıyoruz, niye hep başka zamanlar ve hep başka kendimiz? Ne bu ertelenen, bir tansık olma dileğiyle -tansığın olmasını beklemek değil, özün tansığa dönüşmesini ummak- ben'i ve biz'i tansık yapmak arzusu? 'şimdi'nin karanlığı daha ne kadar üretilecek? Bu karanlıktan beslenen ruh kurtçukları daha ne kadar maledecek bizleri kendilerine? Bu kurtlar içten içe daha ne kadar uluyacaklar? Bu görünmez salıncakta daha ne kadar sallanacağız? "aya dokunmak istiyorum" tümcesini sessiz bir çığlık olarak yineleyerek. Bu huzur için çığlıklar ne köpekler toplumunda, kim duyar? Çığlıklar neden bu den sessiz? Bu balıkhaneler bu kancalar niye varlar, yüzlerimiz neden yüz, bedenlerimiz niçin balık öyle asılı dururken ve dönerken ağır aksak?

Çok sevdiğim bir şiiri paylaşayım dedim fena mı?



Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
her şeyi gördüm içim rahat
gök yarıldı, çamura can verildi
linç edilmem için artık bütün deliller elde
kazandım nefretini fahişelerin
lanet ediyor bana bakireler de.
Sözlerim var köprüleri geçirmez
kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
uçtum ama uçuşum
radarlarla izlendi
gayret ettim ve sövdüm
bu da geçti polis kayıtlarına.

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi Nepal'de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.

Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?
Ola ki
şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
devlet sırrıyla birlikte insanın
sinematografik bir hayatı olabilir
o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
ve sonunda estetik bir
idam belki!
Evet, evet ruhu olmak
bütün bunları sağlayamaz insana.
Doğruysa bu yargı
bu sonuç
bu çıkarsama
neden peki her şeyi bulandırıyor
ertelenen bir konferans
geç kalkan bir otobüs?
Milli şefin treni niçin beyaz?
Ruslar neden yürüyorlar Berlin'e?
Ne saçma! Ne budalaca!
Dört İncil'den Yuhanna'yı
tercih edişim niye?
Ben oysa
herkes gibi
herkesin ortasında
burada, bu istasyonda, bu siyah
paltolu casusun eşliğinde
en okunaklı çehremle bekliyorum
oyundan çıkmıyorum
korkuyorum sıram geçer
biletim yanar diye
önümde bir yığın açalya
bir sürü çarkıfelek
gergin çenekli cesetleriyle
önümde binlerce çiçek
korkuyorum sıra sende
sen de başla ve bitir diyecek.
Yo, hayır
yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
söyleyin
aynada iskeletini
görmeye kadar varan kaç
kaç kişi var şunun şurasında?

Gelin
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
Bana kötü
bana terk ettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.
Bedelinde biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz
bunca kaybolmuş talan
parayla ölçülür mü ya?

Bakın ben, bir çok tuhaf
marifetimin yanı sıra
ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
üstüme yoktur ödeme hususunda
sözün gelişi
üyesi olduğunuz dernek toplantısında
bir söyleve ne dersiniz?
Bir söylev: Büyük İnsanlık İdeali hakkında!
Yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
kazanana vertigolar, nostaljiler
karasevdalar çıkar.
Yapılsın adil pazarlık
yapılsın yapılacaksa
işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
Ne yapsam
döl saçan her rüzgarın
vebası bende kalacak
varsın bende biriksin
durgun suyun sayhası
yumuşatmayı bilen ateş
öğüt sahibi toprak
nasıl olsa geri verecek
benim kılıcımı.

Leviathan'a Karşı


Fredy Perlman modern hayatın hastalıklı telaşıyla hiç tanış­mamış soylu vahşinin, toprağa yerleşmemiş avcı kabilelerin o baştan çıkarıcı aylaklığını yücelten ve anarko-ilkelliğin İncil'i sayılan Onun Öyküsüne Karşı, Leviathan'a Karşı başlıklı ki­tabında ormanı göstererek, "İşte! Hoplayıp zıplayacak, dans edecek yer burası!" diyor. Mutsuzluğumuzun, adına uygarlık denilen büyük makineden kaynaklandığını, aslında hemen her­kesin bu "kamusal sır"rı bilmekle beraber ondan kurtulmak için çaba göstermediğini belirtiyor.

Anarko-ilkellere ve "extraponian"lar adını verdiği gelecekçilere eşit uzaklıkta duran Hakim Bey ise, dans etmek, oyun oynamak için farklı bir öneride bulunuyor. Anarko-ilkeller teknolojiyi bütünüyle inkar ederken, gelecekçiler ise siberuzayı özerk hayatın gerçekleşebilir tek alanı olarak görerek ya­nılgıya düşüyorlar. Oysa, Hakim Bey ne uzak geçmişteki al­tın çağı özlüyor, ne de düşlerini geleceğe ertelemeyi düşünü­yor. Bu nedenle, hemen şimdi gerçekleşebilir bir proje orta­ya koyuyor: TAZ.

Direnmenin ve eğlenmenin aynı anda pekala mümkün olabileceğini, direnişin rahatlıkla şenliğe dönü­şebileceğini iddia ederken, bunun ideal yeri olarak TAZ'ı işa­ret ediyor.

Hakim Bey otoriteyi hiç sevmeyen, itaat etmeyi reddeden herkesi TAZ'a davet ediyor. Bütün otorite karşıtı eğilimlerin kaynaşmaksızın, birleşmeksizin biraraya gelebilecekleri bir yer TAZ.

Herkesin kendi şarkısını söyleyeceği bir şenlik. TAZ'ın müziği kaotik ve kakafonik.

TAZ'ın ufkunda gökkuşağı var.

-Peki Diamanda'cığım Hakim Bey kim?
-Peter L. Wilson

24 Ağustos 2012 Cuma

Özlüyor ya insan hani bilirsin...





Bütün pencerelerde bekleyen benim,
Ve
O çalmayan bütün telefonlarda,
Aylardır konuşan da.
Kabul.
Bir kez yolda karşılaşalım,
Onunla da avunacağım.
Adımı sesince duymaktan vazgeçtim,
Sesini duysam, susacağım.
Yel esiyor ama
Değirmen dönmüyor.
Kuraklık bu,
Adın ekmeğe dönüşmüyor.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Dedi ki .... Dedim ki ....


dedi: sandığım değilmişsin!!
dedim: içime birşeyler atabileceğini de nerden çıkardın...


Nasıl? Mistik iç konuşmalar..



-neden geri dönmeyi denemiyorsun?
- bu zaten denenmiş olan değil mi?
- hile yapıyorsun sen sorulmuşa, soruyorsun...
- hayır yaşanmışa itiraz ediyorum ve biraz geç kalacağım uyu sen...
- peki.

Yedi Tepe İstanbul


Nacizane bir tespit,
Nadir güzellikte bir diziydi denk gelince eklemeden edemedim.Şimdi fark ettiğim bir şey var ki söylemeye dilim varmıyor.Bu kırılgan haller bir Zuhal Olcay iki Elif Şafak. İlginçtir ruh hallerinde ciddi bir benzerlik sezdim.Bu nereden çıktıysa şimdi Zuhal'ciğimi çok sevsem de bu kırılgan halleri, masum kederi bu zaman da sorgulanan bir şey olduğu için ve Elif Şafak'ın da en popüler maskesi olduğu için böyle bir tespite istemeden de olsa beni celp etti. Her neyse Zuhal'ciğimin samimiyetine inanıyorum güzel kadınım benim...

Diamanda'cığım bir bak,


"Halkların Kardeşliği" bu gayet ataerkil bir söylem, soy, sop, kanbağı vs çağrıştıran.. hiç kullanmadım ve inanmadım.insan, insanlar sadece arkadaş,dost, tanış vs de olabilir.. illa kardeş yapma çabası niye? hem bunun o vakit "üvey'i " de olur! hangi millet, hangi ırk, hangi din veya dinsiz bana ne... yer küre geniş herkes köşesinde yaşasın karşılaşırsak "merhaba" deriz dil bilmek de gerekmez hafif tebessüm başını salla tamam işte... dünyanın neresinde olursa olsun bazılarının sadece "anıt mezarı" olacak fark bu son değişmez!Öyle esti birden.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Ay-rı II


Şimdi yalnızca can sıkıntısı
ve açık pencereler vardır, rüzgârı içeri alır
kahraman tuzağa düşmüş ve kendini yok etmiştir.
Aşk, çok telefonlu uyku aralarında geçmiştir
ter, ter, ter aralarında
...öpüldükçe yiten göğüs aralarında.
Aşk piyastoslar ve eğlenceler arasında geçmiştir.

Şimdi yalnızca can sıkıntısı
ve açık pencereler vardır, deniz savrulmuş
su ayrışmış, rüzgâr ve tuz olmuştur.
Kahraman tuzağa düşmüş,
kahraman güzel ve yiğittir,
aşk tek kişilik bir yatakta geçmiştir,
ten dokundukça çoğalmış, mekânlar silinmiştir.

Şimdi yalnızca can sıkıntısı
her
yer;
gece yarısı
kahraman ıssız ve bırakılmış
muhteşem ve bomboş bir aşk şantiyesi

Öykü hep Roma’ya çıkmıştır.

Sevgili Zelda,


"Kısaca söyleyeyim: Anlamak yordu beni."
- Edip Cansever



Kötü ve bulaşıcı bir hastalıkla karşı karşıyayız ey okur!



“Çığrından çıkmış bir zaman bu!” (Hamlet)

Beyinde düşünce üreten ve akıl sağlığını besleyen algı yollarının mikroplar tarafından tıkanması sonucu oluşan enfeksiyon, hastalığın ilk belirtisini oluşturuyor. Bu mikroplara gerekli müdahale yerinde ve zamanında yapılmadığı koşullarda önce beyin cidarlarında çatlaklar oluşmaya, çatlaklardan beyne sızan mikroplar da düşünce sürecini sekteye uğratmaya başlıyor sonra. Bir adım ötesi vahamet sinyalidir. Zira söz konusu mikroplar, düşünce ile akıl arasındaki ilişkiyi sağlayan algı merkezinde temassızlığa yol açarak tüm devreleri yakıyor ve merkez işlevini yitiriyor. Devreler yanıp da algı merkezi bedbaht oldu mu, sıkıntı da başlıyor demektir. Aklın felçleşerek kötürüm olduğu; akıl sağlığı denilen mefhumun ortadan kalktığı ilk an bu aşamadır. Mikroplar gözenekleri öyle tıkamıştır ki, akıl anlam dışı semptomlar üretmeye başlayarak akıl dışı bir hal almaya başlar.

21 Ağustos 2012 Salı

ALIŞMA BANA//



Alışma bana, ne yapacağım belli olmaz.
Bugün varım yarın birden yok olurum.
Dokunma bana,kapanmamış yaralarla doluyum.
Canımı acıtma, bir yarada sen açma..
Sevme beni yoğun duygularımda kaybolursun tutuşursun.
İsteme beni, yasaklarla boğuşursun, engellerle doluyum..
Çözmeye çalışma sakın, seninle karışır iyice kördüğüm olurum..
Anlama beni, ben kendimi bilirim,ben böyle mutluyum..
Aşkı yaşatmamı isteme asla, ben aşka yıllardır inanmıyorum..
Güveniyorsan kendine, inandır aşkın varlığına..
Sonucunda öyle bir aşk yaşatırım ki..!
Vazgeçemezsin tutkun olurum..
Yıkabilirsen duvarlarımı, sakın bırakma beni..
Tüm tutkularım ve gücümün arkasında.
Hala minik bir çocuğum. 
Büyütemezsen kaybolurum...

Beyan-ı Menazil



Velhasıl biz
buz gibi rakılarımızı doldurduğumuz çay bardaklarında
güzel günlerin hatıralarını yüzdüren
sıradan insanlardık

geçmiş yüzyılların korkunç
ve ahşap mahalleleri yok eden yangınları misali
iyi kısımlarımızı alev alev
ihtiyaç hasıl olduğunda kendimiz yakardık

elimizde yarım ekmek arası birşeyler varsa
bir ziyafet iştahıyla ısırarak
gurub vaktini daha kolay beklerdik

üstelik
sevimli istavritler
veya külhani lüferler hasbıhallık ediyorsa akşam soframıza
çay bardakları daha şen çınlardı
diplerinden birbirine vurduğumuzda

arkadaşımızın romatizmasına
meteoroloji tahminlerinden daha fazla değer verir
ilk damlaların düşmesiyle havaya yayılan toprak kokusuna
ekmek gibi iç çeker
ve yağmurlarda ıslanmayı severdik

...

yani biz
yanık kokusunu farkedip mangalın üzerinden aldığımız bir dilim ekmeği
kararmış yerlerini bıçakla kazıyarak ağzına atan
ve sohbetin en cafcaflı yerinde atılan kahkahalar daha denize düşmeden
derinden gelen klarnetin sesiyle gözleri dolan
gayet sıradan insanlardık

ve gayet sıradan insanların yapacağı gibi
yeri geldiğinde kimseye göstermeden
hıçkıra hıçkıra ağladık…

Abi seviyorsan git konuş bence !


KATARSİS ve MİMESİS


MİMESİS : 1. maskeli kahramanımız.. mimesis eki yunan da sanatta ve edebiyatta taklide dayanan insan edimidir.
KATARSİS : 2. Maskeli kahramanımız. katarsis: Arınma ..Antik Yunan'da bir tür insana kendini dışarıdan göstererek arındırma biçimidir.


Ah Diamanda'cığım bilmem anlatabildim mi_?_


"insanların isyan etmesine yetecek kadar rahatlarının kaçtığı bir durum yaratılmalı."



Aşırı toplumsallaşan insan topluma psikolojik bir tasmayla bağlanır. Aşırı toplumsallaşma insanlığın, bireye yaptığı en büyük zulümdür.

Muhafazakarlar aptaldır: Bir yandan geleneksel değerlerin yıkılmasından dolayı sızlanırken, diğer yandan da teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişmeyi içtenlikle desteklerler.

Toplumda kelimelerle bir etki yaratmak, çoğu birey ve küçük grup için olanaksızdır.


İnsanların çoğu önemli oranda uygunsuz davranışlarda bulunur. Yalan söylerler, önemsiz hırsızlıklar yaparlar, trafik kurallarını çiğnerler, işlerini asarlar, birbirlerinden nefret ederler ya da başka birini geçmek için sinsi hileler yaparlar. Aşırı toplumsallaşmış bir insan ise bunları yapamaz; ya da yapsa bile kendi içinde bir utanç ve öznefret duygusu geliştirir. 

Ve bugünün toplumu da, bizi, önceki bütün toplumlardan daha toplumsallaştırmaya çalışıyor. Nasıl yiyeceğimizi, nasıl spor yapacağımızı, nasıl sevişeceğimizi, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi bile uzmanlardan öğrenir hale geldik.


Çağdaş insanın eli kolu bir kurallar ve düzenlemeler ağıyla bağlanmıştır. Kaderi, kararlarını etkileyemeyeceği kadar uzak kişilerin eylemlerine bağlıdır. Bu durum teknolojik açıdan ilerlemiş toplumlarda gerekli ve kaçınılmazdır. Sistem işleyebilmek için insan davranışlarını sıkı sıkıya
düzenlemek zorundadır.

Sistem insani ihtiyaçları doyurmak için varolmaz, varolamaz. Aksine, sistemin ihtiyaçlarına uymak üzere düzenlenmesi gereken insan davranışıdır. Bunun sistemi yönetiyormuş gibi gözüken ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur. 

Eğer büyük devlet babanın hayatınıza şu anda fazla karıştığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, siz asıl devlet, çocuklarınızın genetik yapısını düzenlemeye başladığında görün olacakları..

Bizim önerdiğimiz olumlu ideal Doğa'dır. Yeni, Vahşi Doğa: Yeryüzünün, insan yönetiminden, denetiminden ve müdahalesinden bağımsız olarak canlılarıyla birlikte varlığını sürdürmesi ideali. Doğa birçok nedenden ötürü tam anlamıyla mükemmel bir teknoloji karşıtı idealdir. Doğa teknolojinin tam karşıtıdır. 

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Kapıların Dışında



BECKMANN: Neredeyim? Tanrım, burası neresi? 
ELBE: Benim koynumdasın. 
BECKMANN: Senin koynunda mı? Sen, sen kimsin? 
ELBE: Kim olacağım, St. Pauli'deki iskeleden suya atladığına göre ben kim olabilirim, yavrucak? 
BECKMANN: Elbe misin? 
ELBE: Ta kendisi. Elbe. 


BECKMANN: Demek sen Elbe'sin! 
ELBE: Bakıyorum, çocuk gözlerini faltaşı gibi açtın, neden? Yoksa beni solgun yeşil tenli, romantik bir genç kız biçiminde mi düşünüyordun? Çözük saçlarında nilüferler, bir Ophelia gibi, ha? Ebediyeti benim baygın kokulu, zambaklardan beyaz kollarımda geçirmeyi düşündün galiba. Yok evladım, hata ettin. Ne romantizm var bende, ne de baygın kokular. Namuslu bir nehir pis kokar. Evet! Yağ ve balık kokar. Peki, sen ne istiyorsun? 
BECKMANN: Uyumak. Yukarıya dayanamıyorum artık. Artık kuvvetim kalmadı. Ben uyumak istiyorum. Ölü olmak. Bütün ömrüm boyunca ölü olmak. Ve uyumak. Nihayet rahat bir uykuya kavuşmak. On binlerce gece uyumak. 
ELBE: Kirişi kırmak istiyorsun, öyle mi acemi çaylak? Artık dayanamıyorsun ha? Yukarısı, ha? Çok gördün, çok geçirdin sanıyorsun, küçük korkak çırak. Eee, kaç yaşındasın bakalım, korkak çömez? 
BECKMANN: Yirmi beş. Ben artık uyumak istiyorum 
ELBE: Bak hele, yirmi beş! Üstünü de uykuya havale. Yirmi beşinde, gece vakti, siste, artık çekilmiyor diye, sen gel de suya atla! Dayanamadığın nedir senin, dedecik? 
BECKMANN: Her şey, yukarıda olup biten her şey. Artık açlığa dayanamıyorum. Artık seke seke önüne gelip de yatağımda bir başka erkeğin yattığını görünce topallaya topallaya evimden çıkıp gitmeye dayanamıyorum. Ayak, yatak, ekmek.. artık dayanamıyorum, anlıyor musun! 
ELBE: Hayır, seni intihar düşkünü sümsük seni hayır, işitiyor musun? Sen sanır mısın ki karın artık seninle oynaşmak istemiyor, topallıyorsun, karnın zil çalıyor diye burada benim eteğimin altına girivereceksin? Cump diye suya atlayıvermekle olup biter mi bu iş? Azizim, aç kalan herkes kendini suda boğmaya kalkışsaydı bu biçare dünya kel bir hamal kafası gibi çıplak kalırdı, dazlak ve pırıl pırıl. Yağma yok, delikanlı! Bu kaçamak ağızları yutmam ben. Bana sökmez bu ağızlar. Sana bir güzel sopa çekmeli, yavrucuğum, evet! İstersen altı sene askerlik etmiş ol! Bu işi herkes yaptı. Topallayan bir taraf mı ararsın, çook, hepsinde. Yatağında başkası yatıyorsa sen de kendine başka yatak ara! O biçare ve azıcık hayatını istemem ben. Sen benim için nesin ki, yavrum? Bir ninenin sözü kulağına küpe olsun: Hele önce yaşa! Önce çiğnen bakalım! Sen de çiğne! Hele burnunun ucuna kadar, şuraya kadar dol, ensende boza pişsin hele, yüreğin yüzükoyun yerlerde sürünsün bir; bu işi ancak o zaman tekrar konuşabiliriz. Ama şimdi delilik etme, anlaşıldı mı? Şimdi burdan çek git, gözümün nuru! O senin yerin dibine geçesi bir avuçcağız ömrün benim için nedir ki? Senin olsun! İstemem onu, sen ki yeni başladın hayata. Kapa ağzını, benim küçük adamcağızım! Bak, sana bir şey söyleyeceğim, gayet yavaş, kulağına, gel hele : İntiharının içine edeyim senin! Süt kuzusu! Aç gözünü, bak seni ne yapıyorum ben! (Yüksek sesle) Heyy, gençler! Bu yavruyu Blankenese'ye, tekrar kumların üstüne fırlatın! Yeniden deneyecek, şimdi bana söz verdi. Ama yavaş olun, ayağı sakatmış. Hey gidi yontulmamış, acemi çaylak hey! 

Diamanda' cığım ;

...Gölgesini, yetkin aydınlatmalarla yok etme düşkünü, bol ışıklı, bol konfetili modern insanın, artık ardını külliyen duvarlarla ördüğü çağın tahta kapısını da beraberinde götüren Borchert'in, yaşamının hesabını dürdüğü bir oyun, bir kumar "Kapıların Dışında". Belki de, tüm açık kapılardan kurtuluş, kapatmak yahut içinde veya dışında kalmaktan ziyade, onu sırtlayıp götürmekle mümkündür a; aynen metin boyunca sürekli Beckmann'ın karşısına çıkarak, bozuk terazinin diğer kefesini boş bırakmamaya çalışan "Öteki"nin dediği gibi:


"Benden kurtulamazsın. Benim binlerce çehrem var. Ben herkesin tanıdığı sesim. Ben her zaman varolan ötekiyim. Öteki, cevap veren. Sen ağlarken gülen. Sen yorgunken dürten. Dürten, gizli kalan, bir vicdan gibi tedirgin edenim ben. (...) Sen hayır derken evet diyenim ben! Ben evet diyenim! Ben..."

15 Ağustos 2012 Çarşamba

aslında bir konu var...


"Ben; aynı şarkıyı 100 kere dinleme manyaklığı olan,sabah suyu yüzüne çarparken suyun bileklerden dirseklerine akmasına uyuz olan, buzdolabını açıp boş boş baktıktan sonra kapayan, kulağında mp3 ile gezerken klip tadında yürüyen, çift bölmeli çakmakta her iki tarafta gaz seviyesini dengeleme ihtiyacı duyan, girdiği kapalı bir mekanda ilk önce çıkış kapısının nerede olduğunu arayan, masaya oturduğu zaman ilk olarak ayaklarını koyacak yer arayan, küçükken radyodan kaset dolduran, iki eli birden doluyken elektrik düğmesini burnuyla açıp kapayan, otobüsü kaçırınca gurur yapıp arkasından koşmayan, hayatında hiç lost izlememenin eksikliğini hissetmeyen,

yolda giderken kaldırımdaki karo taşların çizgilerine basmamaya özen gösteren, gülünmemesi gereken yerde gelen gülme krizinin verdiği haz ve acıyı birçok kez yaşamış olan, bir türlü insanlara güvenmemesi gerekirken her defesında aynı hataya düşen, kazanmışlıkları ve kaybettikleriyle güçlenen hayatı sil baştan yaşamayı seçen koca dünyanın bir nedeni de ben olayım diyen bir insanım."

14 Ağustos 2012 Salı

Hımm birilerine bir şeyler önerme vaktim çoktan geldi..

Önerilere başlayalım artık..

Güzel bir senaryo ve iyi bir oyuncu kadrosunun birleşimi.Sonuç, çok güzel bir film...

 "Yardımcı olabilir miyim? Merhaba? Merhaba! Seninle konuşuyorum. Buraya gelir misin lütfen? Bakar mısın, seninle konuşuyorum! Bakar mısın? Seni küçük şeytan."

12 Ağustos 2012 Pazar

JEAN SEBERG demişken :


HAYSİYET CELLATLARI

1938 doğumlu Jean Seberg, Amerikalı sinema yıldızıydı. Genç yaşında, Che Guevara'yı desteklediği için McCarthy döneminin hışmına uğradı; Hollywood'u terk etti; Fransa'ya yerleşti; Fransız Yeni Dalga akımının temsilcisi yönetmenlerle çalıştı.

Ünlü yazar Romain Gary ile evlendi.

Ancak Meksika'da bir film çekimi sırasında genç bir komünist öğrenciye aşık oldu; hamile kaldı. Bebeğini doğurmak istedi.

İşte bu sürece FBI dahil oldu; Amerika'daki solcuları ve siyahi Kara Panterler'i destekleyen Jean Seberg'i gözden düşürmek, itibarsızlaştırmak için kolları sıvadı.

FBI, Seberg'in Kara Panterler üyesi bir zenci teröristen hamile kaldığını bildiren bir mektup kaleme aldı ve bu mektubu kontrolündeki bazı Hollwood dergilerine yolladı. (Bu mektubun aslını www.saintjean.co.uk sitesinden bulabilirsiniz.)

Büyük bir karalama ve iftira kampanyası başlatıldı.

Jean Seberg bu kötü günler sonucu erken doğum yaptı; fakat bebeği ölü doğdu.

Jean Seberg dünya tarihinin en tirajik basın toplantısını gerçekleştirdi; kucağında ölü yavrusuyla basının karşısına çıktı.

Yaşadığı bu olay Seberg'in uzun yıllar tedavi görmesine sebeb oldu; çünkü bebeğinin her ölüm yıldönümünde intihara teşebbüs ediyordu.

Ve sonunda...

8 Eylül 1979'da Paris'te intihar etti...

Bir yıl sonra da eşi ünlü yazar Romain Gary intiharla hayatına son verdi...

Aslında..



Konuştuğumuz zaman, ben kendimden söz ediyordum, sen de kendinden. aptalım ben. Halbuki sen benden ben de senden sözetmeliydik.

Ve Mitya

Biliyor musun, sen şimdiki yaşamda yaşamıyorsun sanki. Rus romanlardan kaçmış gibisin. Yusuf...Ne düşünüyorum biliyor musun? Keşke her şeyi geride bırakıp uzun bir yolculuğa çıkabilseydik seninle...

&

Ve Mitya korkunç bir ümitsizliğin pençesinde, intiharından dakikalar önce konuşur: "Seni sevdiğim için bağışla beni Gruşenka. Bu halimle gelmem imkansız. Al, ruhumu serbest bırakıyorum!

Ben kaç hayat yaşadım? Bütün bu hayatlar benim miydi, yoksa okuduğum birer kitap mı?




Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.

Bugün yağan yağmurun şiiri..


(Yağmur yağdığında şemsiye açmanın günah sayıldığı bir din arıyorum kendime.)

Burada yağmur yağıyor 
Aralıksız yağıyor günlerdir 
Ama sen yine de şemsiyeni 
Almadan gel ilk otobüsle 

Buğulanan camlara usulca 
Yüzünü çiziyorum ki yüzün 
Bir yağmur damlası olup 
Düşüyor yapraklarına gülün 

Güller de bozamıyor bu uzun 
Karanlık sessizliğini kentin 
Anılarını yitiriyor sokaklar 
Bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları 

Tarih de kekemeleşiyor bazan 
Ki o zaman aşktır tek bilici 
Aşksa yürümek gibi bir şey 
Duyabilmek kuşların gelişini 

Anısı bizsek eğer bu kentin 
Unuttuğu türküler bizsek 
Acıyı rehin bırakıp bir güle 
Anımsatmalıyız bunları bir bir 

Sonra yürümeliyiz seninle 
Sokaklara caddelere çıkmalıyız 
Belki bir aşktır bu kentin 
Belleğini geri getirecek olan 

Burada yağmur yağıyor ama sen 
Şemsiyeni almadan gel yine de 
Özletiyor bu çılgın sağanak seni 
Sırılsıklam özletiyor biliyor musun?


Çok sevmek sevmemenin içgüdüsel bir çılgınlığı mıydı acaba?


Anımsıyorum da...

Bilmem ki hangi yıldı(Bak:Belirsizliğin iki ucu. s.16).Karışık bir akşamüstüydü.Bir panayır ölüsünü andırıyordu kent.Kar yağıyordu sürekli.İçimize yağıyordu, dışımıza yağıyordu.Oysa bir otel odasında, odanın varlığına duruşlarımızı uydurmuş, bir 'uzak-yakınlığa' koşullanıyorduk.(Bak:Bir Otelin Ayak İzleri, s.21).Karşımda duruyordun, hemen karşımda.Çok uzun bir yolculuktan yeni dönmüştün.Yani kendinin bir o kadar uzağına düşmekten.Saçların saçlarınla,boynun boynunla,her yerin her yerinle tek çizgide tek uyumda birleşiyordu da..yüzün mü?Merdivenlerden bir iniş gibiydi yüzün.Ama sevgiyle doluydun her zamanki gibi, beni de aşan bir sevgiyle.Oysa sevmek belirsizlikti benim için.Anlamı baktığı yerde kalan bir çift göz imgesiydi.Öyleydi.
Çok gerekli bir şeyi ararken ararken dalıp gittiğimiz olur ya bazen bir buluta,duvardaki bir çatlağa,ne bileyim işte,bir güvercinin boşluğu bir cennet gibi oymasına.Tam böyle mi bulurdum seni?Bulamaz mıydım yoksa?

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Aç kalmış kediler,sessiz mutfak,ağırlaşmış tozlar,sigara...



Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşamsefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum...

Tecrübeyle sabit 1

İyi bir düşçü asla uyanmaz.



başlıksız bir kedi kara


I wish to sleep .)

CAN..




Hem ben sana bişey söyleyim mi yavrum, 
Ben aslında seni görmek filan değil, 
Düpedüz Seni istiyorum!

Bunlar ki hıyaneti battaniyeden yatan 
Ve yataklarının tiftiği muntazaman mütehassıs hallaçlar 
tarafından atılan, 
O düşleri azgınların yorgun yorganları, 
Alları ve dallarıyla bit-tamam serilmişler güneşe, 
Betonların üzerinde melûl-mahzun bir neş’e... 
Bunlar ki yorgan yüzlerinin düzüne inmiş dağ laleleri, 
Bunlar ki silahtan tecridedilmiş yaban sünbülleri, 
Bunlar ki zararsız hale getirilmiş bir bölük menevşe 
Ve şuncağızlar allah’ın papatyaları işte! 
Anılar ki önlerinden her geçişte 
Islanmış mayıs böcekleri gibi üzerlerinde 

Ama kader diye bir bok varsa eğer, 
Keder değil elbet benim kaderim, 
Ve anılar ki madem anasıdır yaşanacak delikanlı anların, 
Bugün bu: kuburda kokuşsam da yarın 
Çiçek Dağlarında seyirtecek seyrim, 
Değil mi ki burnumda tüten toprak kokusudur devrim!


SEBEP_?_




Hayatı seç. Bir meslek seç. Bir kariyer seç. Kocaman boktan bir televizyon seç. Otomatik çamaşır makinelerini, arabaları cd çalarları ve elektrikli konserve açacaklarını seç. Sağlıklı olmayı, düşük kolesterolü ve diş sigortanı seç. Geri ödemesi en az olan banka faizini seç. Ufacık bir ev seç. Arkadaşlarını seç. İyi bir tatili ve bavulu akıllıca doldurmayı seç. Üç odalı evini en güzel kumaşlarla donatmayı seç. Kendi işini kendin görmeyi ve Pazar sabahı ne bok olduğunu düşünmeyi seç. Beyni uyuşturan, ruhunu ezen şov programlarını seyrederken, boktan yiyeceklerle tıkınacağın televizyon karşısındaki koltuğunu seç. Sonunda da, sefil bir evde yalnız başına geberip giderken, yerini, senin yerine geçmek için, seni kandıran bencil ibnelere bırakmayı seç. Çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç. Geleceği seç. Hayatı seç ama ben neden böyle bir şey yapmayı isteyeyim ki? Ben hayatı seçmemeyi seçiyorum. Ben başka bir şeyi seçiyorum. Sebep ne mi? Sebep falan yok!!!

Temmuz 1950


Benim için şimdi sonsuzdur, sonsuz da sürekli olarak değişir, akar, erir. Yaşam bu andır. Geçip gittiğinde, ölüdür artık. Ama her yeni anla birlikte yeniden başlayamazsınız, ölü olana göre yargılamak zorundasınız. Bataklık kumu gibi tıpkı… Daha başından umutsuz. Bir öykü, bir resim, heyecanı biraz yenileyebilir, ama yeterince değil, yeterince değil. Şimdinin dışında hiçbir şey gerçek değildir, daha şimdiden yüzyılların ağırlığının beni boğduğunu duyumsuyorum. Bir zamanlar, yüz yıl önce bir kız yaşamıştı, şimdi benim yaşadığım gibi. Sonra öldü. Ben şimdiyim, göçüp gideceğimi de biliyorum ama. Doruktaki o an, o parıltı gelip geçiyor, sürekli bir bataklık kumu. Ama ben ölmek istemiyorum.

Walt Whitman Benim Şairim



Walt Whitman'ın Çimen Yaprakları'nı buldum. İlk okuyuşta sarsılmış, büyük bir coşku­ya kapılmıştım. O uzun dizelerin hepsinden insan sevgisi sel gibi taşıyordu. Gün ışığını Manhattan'da görmüş aksakallı bilge, kaçak kölelerin yaralarını sarıyor, onları kolları arasına alıyordu. Yargıcın kararlarına, öğretmenin öğrettiklerine kulak asmadan açık yolda yürüyor ve "Sana kendimi veriyorum, sen de bana kendini verecek misin?" diye soruyordu. Sende oku anlayacaksın.

"katiliniz şehirlerde dolaşıyor",sf.34,35

YOLDAKİ YALNIZ KADIN



Bir sakıncadır, bir tehlikedir bu
hâlâ erkeklerin olan bu dünyada
yürümek yalnız başına.
Her dönemeçte bekler seni
pususu saçma rastlantıların.
Sokaklar yaralar seni
meraklı bakışlarla.
Yoldaki yalnız kadın.
Tek savunman senin
savunmasız olman.

Düşünmedin erkeği
dayanılacak bir destek gibi,
yaslanılacak bir ağaç gövdesi,
sığınılacak bir duvar gibi
düşünmedin erkeği.
Düşünmedin erkeği
bir köprü, bir tramplen gibi.
Yapayalnız çıktın yola
eşit koşullarda tanımak istedin
ve istemedin hiçbir şey erkeği sevmekten başka.

Uzaklara gidebilecek misin,
yoksa düşecek misin çamurlara?
Bilmiyorsun, direngensin ama.
Devirseler de seni yarı yolda
gene de bir yerlere varmış olacaksın
mutlaka.
Yoldaki yalnız kadın
Her şeye rağmen yürüyorsun
Her şeye rağmen durmuyorsun.

Hiçbir erkek
yalnız olamaz
bir kadın kadar.
Karanlıklar diker önüne
bir kapalı kapı.
Geceleyin hiçbir kadın
tek başına gidemez yolda.
Ama güneş, bir gardiyan gibi tıpkı,
açar uzayı sana
tan vakti.

Ama karanlıkta da yürüyorsun sen
çevrene korkuyla bakmadan.
Ve her adımın
bir güvenlik belgesidir
seni uzun süre korkutan
erkek için.
Adımlar çınlıyor taşlarda.
Yoldaki yalnız kadın.
En sessiz, en yürekli adımlar
aşağılanmış toprakta,
kendisi de yolda
yapayalnız bir kadın olan toprakta.

Gitmek İsteyen'e






Şehir
'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin
'bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

Tren istasyonunda ki konuşmamız ( biz istasyonda hiç konuşmadık)



- Londra'yı özlüyorum. Oradaki hayatı özlüyorum.
- Konuşan sen değilsin. Hastalığının başka bir kişiliği.
- Benim!
- Sen değilsin.
- Bu benim sesim. Benim.
- Bu duyduğun ses.
- Hayır! Benim sesim! Bu kasabada ölüyorum!
- Eğer sağlıklı düşünebilseydin seni bu hale getirenin Londra olduğunu anlardın.
- Eğer sağlıklı düşünebilseydim, eğer sağlıklı düşünebilseydim.
- Seni Richmond'a huzur bulman için getirdik.
- Sağlıklı düşünebilseydim Leonard, karanlıkta yalnız başıma savaştığımı söylerdim. Sadece benim bildiğim derin bir karanlıkta. Kendi durumumu yalnızca ben anlayabilirim. Kendimi öldüreceğim tehdidi altında yaşadığını söyledin. Leonard, ben de onunla yaşıyorum. Bu benim hakkım. Bu her insanın hakkı. Banliyölerin insanı uyuşturan boğuculuğu yerine başkentin vahşi sarsıntısını tercih ederim. Bu benim seçimim. En aşağılık hastaya bile kendi reçetesi konusunda biraz söz sahibi olma izni verilir. Böylece insanlığının sınırlarını belirler. Sadece senin hatırın için bu sessizliğin içinde mutlu olabilmeyi isterdim. Ama eğer bu Richmond ve ölüm arasında bir seçimse ölümü seçerim.

Aslında Aşk da Yok



 Yaş günümde onunla şık bir restorandayız. Hiç unutmamış bugünü, çok önceden yer ayırtmış, hazırlanmış... Evim de, ofisim de çiçeklerle doldu. Yüzlerce çiçek, hem de en sevdiklerimden... Ne denli ince bir adam bu. Yemekte ona sevgiyle bakıyorum... Bu gece iyice sarhoş, onu ilk kez bu denli sarhoş görüyorum. ''Seni çok seviyorum'' derken, cebinden küçük bir kutu çıkarıyor. Kutuyu açıyorum, bir an gözlerime inanamıyorum, pırlantalı bir yüzük bu, alyansa benziyor, yoo benzemiyor, bu alyans. İçimden ne sevinç, ne hüzün geçiyor... ''Bu ne?'' diyorum. ''Artık nasıl yorumlarsan'' diyor. ''Ama, alyansa benziyor bu.'' ''Olabilir'' ''Saçmalama, biz evli değiliz ki.'' ''Ne olacağımızı bilmiyorum, ama bunu takmanı istiyorum, ellerin boş olunca sanki... Çok serbestmişsin gibi değil mi? Oysa parmağında bu varken, benim kadınımsın işte.'' ''Senin kadının mıyım?'' ''Evet, benim kadınım olmanı istiyorum... Çamaşırlarımı sen yıka, yemeğim senin elinden çıksın, hep benimle ol... Yalnız bir yerlere gitmen gerekirse anlasınlar onlar da, o pis herifler de, senin bir sahibin var.'' ''Sahibim mi var?'' ''Evet, anlamıyor musun, seni nasıl sevdiğimi, ben sana aşık oldum, artık bensiz hiçbir şey yapmanı istemiyorum, seni kıskanıyorum, bu yüzüğü tak sevgilim, seni ben koruyayım, savunayım... O pis herifler... sana... yaklaşmasınlar... Ben varım artık. Ve benim de dünya güzeli bir kadınım var... İşte aşk bu...''
     Donmuşum... Öyle kalmışım. Ey yüce alkol, sen neler becerebiliyorsun... ''İşte sizin aşkınız bu'' diyebilmişim...
     Aynı o ölüme yaklaşılan anlar gibi bir saniye içinde gözümden tüm yaşamım geçiyor. Ve geleceği de görüyorum.
     Yerimden yavaşça doğruluyorum, yüzüğü yavaşça tabağın kenarına koyuyorum. Bir süre gülümseyerek yüzüne bakıyorum ve ''Hadi bana eyvallah'' diyorum...

     Arabama binip de yola koyulana dek geçen zamanı hiç anımsamıyorum. Ama evime doğru giderken ıslık çaldığımı duyuyorum...

10 Ağustos 2012 Cuma

Ah sevgilim ahh..



Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum.O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum.Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım.Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin.Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı.Hayatını mahvettiğimin farkındayım,ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum.. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun.Artık benim için her şey bitti.Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.