"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

27 Eylül 2012 Perşembe

Saçlarındaki yağmurda ıslansam uslansam..



Ben ne zaman
Öyle durup dururken
Öyle damdan düşer gibi
Açıp seni okumaya başlasam
Anlıyorum ki,
Bahar gelmiş
Anlıyorum ki,
Kaçmak sürüklenmek vakti
Dolaşmak galatada hisarda
Bırakmak işi gücü
Unutmak ekmeği tuzu
Çıkarıp potinleri
Denize daldırmak vakti
Yalın ayakları.
Ben ne zaman
Öyle durup dururken,
Öyle damdan düşer gibi
Açıp seni okumaya başlasam
Anlıyorum ki
Mahvolmuşum…

İki yaşam, iki kadın, tek bir son...

Kendi yaşamına son veren Nilgün Marmara, daha üniversite yıllarında Sylvia Plath'ın yaşamına ve şiirine ilgi duymaya başlamıştı. Marmara'nın Plath üzerine hazırladığı bitirme tezi kitap oldu.


80'li yılların yaşantısı, mısraları ve ölümüyle ünlü şairi Nilgün Marmara'nın dördüncü kitabı çıktı. Nilgün Marmara 1987'deki intiharından iki yıl önce verdiği bitirme tezinde, bir başka ünlü şairi, yaşamına kendisi son veren bir başka kadını, Sylvia Plath'ı incelemişti. Boğaziçi Üniversitesi Batı Dillleri ve Edebiyatları bölümündeki bu lisans mezuniyet tezinin danışmanı o zaman Yard. Doç olan Cem Taylan. Dost Körpe tarafından dilimize çevrilen kitabı Everest Yayınları bastı. Kitaptan küçük bir özet :
Bu tez Sylvia Plath'ın şairliğini intiharıyla birlikte ele alır, yani tarihsel açıdan intiharı bağlamında analiz eder.

(...)

Türün diğer temsilcileri gibi Plath'ın da suçluluk ve kendine acıma duygularına dair kaygıları şiirlerinde de, düzyazılarında da belirgindir. 'Leydi Lazarus' adlı şiirinde, psikolojik zayıflık sergileyen anlatıcıda odaklanması tamamen gizdökümcülük olarak değerlendirilir. Plath kendini, uygarlığın Nazizm'e meyilli niteliklerini taşıyan sadist bir dinleyici kitlesine sahip becerikli ve intihara meyilli bir yaratıcı olarak görür. Şiirin sonunda, toplumla benliğin çifte yok oluşunun yansıması olan derin bir nefret duygusu geliştirerek sert erotik imgeler oluşturduktan sonra, kendine yeniden doğuş vaat eder. Bu yeniden doğuş sayesinde, 'erkekleri' yiyen yamyam bir cadıya dönüşecektir.

Plath şiirlerinde ölüm temasını evrensel bir hedef olarak kullanmayı seçer. Şiirleri acı çekerken yapılan sorgulamalardan, kişisel hayatındaki devasa beyin dalgalarının billurlaşmış bir tür serpintisinden doğmuşlardır. Gizliliğin rahatlığına zıt olarak, kendini ifşaların verdiği rahatsızlığı ifade eder. Ayrıca, Gizdökümcü Şairliğin ayırt edici niteliği sadece kişinin kendi deneyimlerini ifade etmesi değil, aynı zamanda onları tekrar tekrar yaşaması, rahatsızlığı sözcüklerle yeniden oluşturmasıdır. Ama bu yenilgi sayesinde kişisel hayat yüceltilerek, kişisellikten uzak ve dâhice bir sanat eserine dönüşür.
S. Plath çektiği acıyı mısralarıyla yenmeye çalışmışsa da, eserleri doğaçlama yaşanan bu tutkulu hayatın ölüme yenik düşmesinin kanıtıdır. Plath için şiir, dış dünyanın tehdidine katlanma ve izolasyon olasılığını sağlayan bir sığınaktır. Bu izolasyon gerçeklerden kaçış olarak yorumlanabilir, ama Plath'ın şiirlerindeki şeytani yoğunluk bazen okuyucuyu şaşırtır ve Plath'ı hem gizdökümcü türün hem de 20. yüzyıldaki diğer akımların en mükemmel şairlerinden biri olarak kategorize etmeye iter. Plath, ideolojik kaygıları Lowell ve Ginsberg'in bazı şiirlerinde olduğu gibi doğrudan ön plana çıkarmasa da, insanlığın belirli tarihlerde aldığı yaralara karşı direnişini hissedebiliriz.

(...)

Sanatçının yaratma olgunluğuna erişebilmek için geçtiği hazırlık süreçleri her ne olurlarsa olsunlar uzun bir ıstırap prosedürüdürler ve bu ıstırap, sanatçıyı kolayca deliliğin, hatta intiharın eşiğine getirebilecek bir düşünceler bütününü teşkil eder.

25 Eylül 2012 Salı

Daha dinlemedin mi? aaa..


"dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı. 
gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları.
büro çekmecelerinde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı. 
evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında da gölge vardı. 
ve dünyanın gece tarafında kilometrelerce gölge vardı yine."




24 Eylül 2012 Pazartesi

Ben böyle seviyorum işte: zerafetini, gaddarlığını, inceliğini, kabalığını, olduğun şairi, olmadığın erkeği seviyorum....




Keşke hiç yazmasaydın.
Keşke ölüp gitseydi aşkın.
Ölüp gitseydi de zaman alıp götürseydi benimkini de birlikte.
Biricik umudumuz bu.

ne beyhude, ne nafile arar dururlar aşkı, erkeklerle kadınlar.
sanırlar ki, huzura kavuşacaklar,
mutlu olacaklar bulduklarında, ya da haz duyacaklar.
oysa biz bulmuştuk onu, yakaladık; ama nasıl da farklıyız
sen de biliyorsun, ben de: böyle bir aşk kaynağıdır acılarımızın.
böylesine yaşanmazsa aşk, aşk değildir.
öykünmedir, özentidir.
yapay bir güldür ancak.
öylece yaşayıp gider çoğu.
belki yaşayabilmelerinin tek yolu bu…
zira bizim aşk diye bildiğimiz aşk,çekilmesi çok zor bir acı.
peki, amacı ne?

bazen düşünüyorum da, aşk varlığımızın doğum sancısı 
değil mi?
ağına düşürdüğü biz sefil yaratıklar,
ya da insana olan aşkımızı tanrı’ya yönelteceğiz.
az kişiye nasip olmuş bir yeniden doğuş bu.
böyle doğmak isterdim,
çünki aşkım ölümüm oldu benim.
şairlik taslamıyorum.gerçek bu: sen olmayan herşey için ölüyüm ben.

halini anlat diyorsun.
işte anlattım.
aslında biliyorum neyi merak ettiğini.
nerede yaşıyorum? çalışıyor muyum? yazıyor muyum?
artık aziz gildas manastırının başrahibi diyorlar bana.
biliyorsun manastır yalçın kayalıklarda.
hücremden dalgalar görünüyor, bakarsam.
bakıyorum, ama görmüyorum.
boğalar gibi saldırıyor azgın dalgalar,
serpintileri kadirşinas kumsala vuruyor.
güneş doğudan yükseliyor umutsuzca
ve boynu bükük, çekip gidiyor batıdan.
bulamıyorum… güzellik canımı sıkıyor.
doğa avutmayı beceremiyor.

okurken seni düşünüyorum.
yalnızken sana dalıyor düşüncelerim.
dualarda bile aklım sende kalıyor.
işte halim böyle. öyle abes ki, saklıyorum herkesten.
sen açığa çıkardın işte.
sebebi sen olduğuna göre,
başka kime dökecektim içimi?

düşmanımsın; kaçıyorum senden.
and içtim unutacağım seni.
bu aşkın sonunu getiremeyeceğiz, anladım.
bu denli değerli bir şey solup gideceğine ellerimde,
en iyisi kestirip atmak dedim kendi kendime.
birbirimize veremediğimiz teselliyi,
felsefede, dinde arıyorum şimdi.
sana duyarlı olan yüreğimi yatıştırmaktı niyetim.
ama beceremedim.
tam tersi oldu: ayrılık, boşluk, sofuluk,
tutkuya daha da yaklaştırdı beni.
hergün seni unutacağım diye yeminler ediyorum,
sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.
zaaflarıma kızıp köpürüyorum,
sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum.
aşkımın mayalandığı yerin bir erdem yuvası olması,
ne amansız bir çelişki değil mi?

uzun, ıssız saatlerde sesleniyorsun bana.
o yalnızlık, yapayalnızlık, seni tuttuğu gibi yanıbaşıma getiriyor.
diyorum sana; düşmanımsın!
gaddarlığına sığındığım, merhametsiz düşmanım…
nefret ediyorum senden, sana aşığım.
senden soğumak için bütün yakarışlarım.
çünki biliyorum ki aşkımız için umut kalmadı.
oysa aşabiliriz tutkularımızı.
tanrı’ya yöneltebiliriz umutlarımızı.

nasılda cılız, ahlaksız, üstelik budalayız,
sevdamızı adayamazsak inancımıza.
yalnız o inanç koruyabilir bizi.
biz ki, sıradan bir yazgının –ve insanoğlunun-
bir darbesiyle savrulmuşuz, kopmuşuz,
inançtan başka kim birleştirebilir ikimizi?
şimdi iki efendin var oysa.
bense ne kadar teslim olduysam da sana,
anılar bırakmıyor peşimi, senin kadar sadık metres gibi

“efendim” diyordun bana.
kafanın içini işe yaramaz laflarla,
lüzumsuz sayılarla doldurduğum, 
o saatleri hatırlıyormusun?
ne söylediklerimi dinledin,
ne ben hissettiklerimi söyledim.
nasıl öğrettin öğretmenine gözlerinle dersini,
nasıl da hızlı öğrendi öğrencin, dudaklarınla birleşmeyi.
sen saflığınla, bense özgürlüğümle,
ödedik işte o derslerin bedelini,
benden intikam alınca dayın.
ha… dayın diyorsam da gerçekten dayın mı bilmem.
ama bana öyle geliyor ki, kıskançlığı kan bağından değildi.
elde etmek istiyordu seni.

şu aşkın kudreti kaybolsa birden,
vuslatın tadını ansızın kaybettiğim gibi.
nasıl bir huzur, nasıl bir sükun olurdu,
o kasabın bana bağışladığı.
gel gör ki, iktidarsızlığım ihtirasımı kamçılayıp duruyor.
gövdem reddediyor arzularımı,
aklımsa hiçbir işe yaramıyor.
yalnızca işkence ediyor anılarınla.
hele bana ilk teslim oluşunu hatırladığımda,
mahvoluyorum…
giyindiğim, kuşandığım, takındığım, taşıdığım,
herşey maskaralık!
biliyorum; tanrı da şahidimdir:
de ki, kendimizi de başkalarını da aldattık,
tanrı’yı nasıl kandırırız? miserere nobis…
bitmişim ben!
merhametine sığınıyoruz.

Abelard'dan Heloise'e

Abélard * Héloise




1079 yılında Nantes yakınlarında doğan Abélard gençliğinde felsefe ile ilgilenir. Eğitimini sürdürmek için Paris'e gider, dinbilim dersleri alır ve konuşmaları ile Paris'i adeta fetheder.


37 yaşında iken 12. Yüzyılın sıradışı kadınlarından; akıllı, eğitimli, güzel, Héloise ile tanışır. Héloise o sırada 15 yaşındadır. Felsefe eğitimi ile başlayan bu tanışıklık tutkulu bir aşka dönüşür ve Héloise 1118'de bir erkek çocuk doğurur. Gizlice evlenirler.


Héloise evliliğin Abélard'ın filozof kişiliği ile bağdaşmayacağını düşünmektedir. Héloise'ın dayısı Fulbert gayrimeşru çocuk doğurduğu gerekçesi ile (kimilerine göre yeğeninde gözü de vardır) çifte karşı son derece acımasız eleştirilerde bulunur ve onları taciz eder.


Abélard karısını Fulbert'ten korumak için bir manastıra gönderir. Karısını korur, ama kendisini koruyamaz...


Fulbert bir iddiaya göre kendi elleri ile Abélard'ı hadım eder. Abélard'ın tüm eserleri mahkeme kararı ile yakılır. Abélard rahip, Héloise rahibe olmuştur. Bu olaydan sonra Abélard ve Héloise birer küçük manastıra sığınırlar. Hayatlarının geri kalan bölümünde birbirlerine eşsiz aşk mektupları yazarlar. Ama bir daha hiç kavuşamazlar.... 


Mektuplardan bölümler...


"Elin... elin değmiş bu mektuba. 

Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama. 
Aşık olduğum elin. O aşka susamışım. 
Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya. 
Bir zamanlar, gövdesini gövdeme kattığım birine, 
Rol mü yapayım, ketum mu davranayım?
Gecenin doruklarında dört nala koşturmuştuk bedenlerimizi, 
Daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle. 
Bırak, sana ait herşeye, sadakatle üzüleyim. "

12 Eylül 2012 Çarşamba

Eylül ne zamandı ?

...diye
sordun ya çok sevindim
eylülün tam yeri


baylar!
bin dokuz yüz seksen birdeyiz
karşınızda eylülün sesi
ağustos çekildi, eylülün sesi
birazdan konuşacak
“bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar.”

tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
yosunların kapılara usulca
tırmanıp yerleştiği
yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
eylül ki, sorabilir mi
hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

dahası
bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
bir boşluğu giyinmek mi olur
olsun
işte karşınızda ekimin sesi
kasımın sesi sonra
yağmurun eşliğiyle–çocuğunu emziriyor yaz–
bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

her şey o kadar dokunaklı ki
eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
dağınık, renksiz, bir mozaık gibiysem
üstelik yalnızsam bir de – telefonda kuş sesleri –
aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

sonra bir kır kahvesi kendini okurken
masaları toplanmış, bardakları toplanmış
tam kendini okurken
derim ki bir semti iyi tanımak kadar
iyi tanımalı dünyayı
açın radyolarınızı: eylülün sesi
bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

elmalar silik silik kırmızı artık –olsun–
gözlerimiz tozlanmış, kirli
gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
sıkılmak iyi baylar
biz hazır tuttukça böyle
içi yangında alev alev
dışı buz tutmuş kalplerimizi.

11 Eylül 2012 Salı

TUTUNAMAYAN GÜZEL


 - "Romy Schneider gelmiş geçmiş zamanların en güzel tutunamayanı. Onun gözleri, sanırım bir kadına yakışabilecek hüznün en mahrem tecelligâhı. Önce aşk acısı, sonra evlat acısı. Tutunamayışın, düşüşün, zayıflığın, güçsüzlüğün simgesidir. Kadın asaletinin simgesi. Bu yüzden güzeldir." (D.C)



Çıplak olarak ölü bulunduğunda Romy Schneider'ın avucunda sıkışmış bir kağıt parçasından babası Wolf Albach-Retty'nin bir zamanlar kendisine yazıp bir yaş gününde hediye ettiği şu sözler okunuyordu:
— "Steck deine Kindheit in die Tasche und renne davon, denn das ist alles, was du hast!"
Kısaca anlamı şu:
— "Çocukluğunu cebine sıkıştırıp kaç buralardan, çünkü sadece senin olan tek şeydir o!"

                                                                 * * *
İçine düştüğü gayya kuyusundan bir türlü çıkamayan, ne eli yüzü... her yeri yara bere içindeki yavrusuna bir baba bundan başka daha ne söyleyebilirdi?
Tam da rüya ile riyanın kesiştiği o noktada. Şöhretin zirvesinde.
Umudun yinelenişi.
Ufkun çizilişi.
Yolun.
Tutunamayanlara çığlık.
Gelmiş geçmiş zamanların en güzel tutunamayanına...
Romy Schneider'e...
Ne ki Orson Wells'in yönettiği ünlü Le Procès'deki (1961) şımarık kıza değil, Visconti'nin Boccacio '70'indeki (1961) mahzun dilbere...
Schneider'ın gözleri, sanırım bir kadına yakışabilecek hüznün en mahrem tecelligâhı...
Önce aşk acısı... sonra evlat acısı...
Onunkisi kendine bir türlü ulaşamayan bir kadının hikâyesiydi.
Kafka'nın Şato'su gibi. Kendine bir türlü ulaşamaz. Ne kadar yaklaşsa, o kadar uzaklaşır kendinden.
Penceredeki kadındır o! Camdaki kadın...

KADIN AŞIK OLUNCA...



‎"Aşkın ne olduğunu biliyor musunuz? Gerçek aşkın? Hiç kendinizi cehennemin sonsuzluğuna mahkum ettiğiniz bir aşk yaşadınız mı? Ben yaşadım..."
Jeanne (Modigliani)



İlk sahne...

Gerçekte, son sahne...

Hüzün dolu gözler...

Bir kadın,

VE bir ölüm...


* * *
Mick Davis'in 'Modigliani' (2004) adlı filminin girişi...

Unutulmaz bir giriş...


Unutulmaz bir melodi...


Modigliani'yi Andy Garcia, Jeanne'ı ise Elsa Zylberstein oynamıştı. Filmin seyirciyi kalbinden kavrayan müzikleri ise Guy Farley'e aitti.


Girişini unutamadığım filmlerden... melodisini, hüznünü, hikâyesini...


Batmak üzere yola çıktığı sırada, güneşin, karanlıklar içinde bıraktığı çaresiz gözlerin hüzünlü hikâyesini...



* * *
Yağmurlu bir Paris akşamı...

Chatelet'den çıktım ve uzunca bir yürüyüşten sonra eski bir apartmanın önüne geldim.


10 Eylül 2012 Pazartesi

Sen gelene kadar uyuyacağım...


Kollarımı açtım,sarılmak istedim.Ellerimden süzülen ılık kanı görünce irkildi kollarında ölmek istiyorum dedim başımı göğsüne bırakıp sonsuz uykuya orada dalmak ve bir daha uyanmamak yüreğinin sıcaklığından seni bekleyeceğim Jospen,
 seni bekleyeceğim...
adın hep dudaklarımdaydı,ama kimse duymadı, kimseye duyurmadım içimdeki seni...Her yağmur yağdığında sokaklara kendini atıp bağıran çağıran, yağmurun sesine kendi sesini ve senin adını karıştıran deli bendim... kimse ne söylediğimi anlamazdı yağmurun altında ıslanırken ve öyle çok bağırırdım ki, sesim kısılırdı..ben sesim kısılana kadar seni bağırdım Jospen dudaklarım sustuğunda yüreğim konuştu daha çok bağırdı daha çok acıdısen bilmedin...şimdi biliyorsun şimdi ben sana bunları anlatıyorum şimdi daha çok seviyorum seni Jospen! çünki kollarında ölüyorum bedenim ölebilir ama bedenimin içinde sakladığım ruhum senin düşlerine sarılı... sana uyuyan ruhum asla ölmeyecek Jospen... bilirsin ruhlar asla ölmez...ben ölmeyeceğim ben sana uyuyacağım sen gelene kadar uyuyacağım...

ne zaman geleceksin diye sormuyorum Jospen

4 Eylül 2012 Salı

Keşke söyleseydim...

Özlemim../.Sesinden geçer..


-bir solukta okumak istemiyorum seni, sayfalarını çevirme-
uyku tutmadı, sen tut beni
en son koynunda unuttum günaydın dilimi
gözlerinde büyüdüm, yüreğim sende çocuk kaldı
hadi kalk gidelim, bizi görüp yazacaklar, az kaldı

en keyifli sabah kahvaltım! Sen,
göğsünde yürüdüğüm balıkçı kasabası
akşamdan kalsın öpüşlerin, yalpalasın dudaklarımda
susuyorum, özlemin gelincik tarlası 


Düşünmeyince kurtuluyorsunuz..

   Oysa, yazılamayan ne acıklı olaylar vardı. Haber aldığımıza göre, iki çoçuk babası genç bir mühendis, son günlerde evinde kötü kötü düşünmektedir. Özellikle, karısı çocukları uyuturken karanlık düşüncelere dalan bu genç adam yuvasının geleceği hakkında planlar kurmadığı gibi...
Gazeteyi elinden bıraktı. Yanındaki sehpanın üzerindeki bir kutuya konulmuş olan pipolarından bir tane aldı: sigaranın zararlarını düşünen karısı ona değişik pipolar almıştı. Pipoyu yakmadan ağzına soktu. Onu Günseli’yle görmüşlerdi. Belki Aysel’lede görmüşlerdi. Onu görüyorlardı. Hiçbir şey yapmadan, aptalca bir düzen içinde yaşarken kimse görmüyordu. Sonra, alışılmışın dışında en küçük bir davranışını görüyorlardı. Nasıl görüyorlardı acaba?


Akıl ve Esaret

İnsan aklın esiri oldu da mı doğadan koptu yoksa doğadan koparken mi aklın esiri oldu ya da her ikisi eş zamanlı olarak gerçekleşirken zorunluluk ilişkisi sonucu bir diğerine mi neden oldu bunun çok da önemi yok, gerçek şu ki çağımızda insanlık aklın esiri olarak doğadan kopmuş ve esiri olduğu aklın cilvesiyle büyük bir akıl tutulması yaşamaktadır. Doğadan kopuş canlı ve çevre ilişkisini bozunca insan kendini doğanın ve çevrenin üzerinde görmeye başlamış diğer canlılarla ve çevreyle kurduğu nedensellik ve karşılıklı gereklilik bağını yitirmiş adım adım yozlaşan bir türe dönüşmüştür. Yani insan aklın tuzaklarına kapılarak evrensel akıl üzerine kurulmuş bir sistemin kölesi olmuş doğayı köleleştirirken kendisini de köleleştirdiğini ayırdedememiştir. İnsanın günümüzde evrensel aklın (uygarlığın) yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıya kaldıkça yeniden evrensel bir akıl üzerinden bu duruma bir çözüm oluşturmaya çalışmasına baktıkça çabasının ne denli nafile olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? 

Kimim ben?


 Pek yapmadığım bir şey ama bir atasözüne göndermede bulunabilirim: Gerçekten de, her şey, dönüp dolaşıp şuna varır: Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. İtiraf etmeliyim ki bu ifade kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu ifade söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki, neysem o olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. Bu anlamda, biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel tezahürü olarak algıladığım şeylerin, az çok kesinleşmiş tezahürlerin, aslında, bu yaşamın sınırları içinde, hakiki alanını hiç mi hiç tanımadığım bir faaliyette cereyan ettiğini anlatmak istemektedir bana. Zamansal ve yersel kini olasılıklara körü körüne boyun eğmesi ve dış görünüşü gibi ortak kabul gören bazı yanlarıyla "hayalet"e dair kafamdaki temsili imge, benim için, her şeyden önce, ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının sonlu imgesiyle eşdeğerdedir. Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken, gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gereken şeyi tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum olabilirim.

uykusu...

Gerçekçi hem dünyayı hem de kendi düşlerini bilen kişidir. sizin aklınız başınızda değil: binde biriniz bile düşgörmeyi bilmiyor. uyuyorsunuz, uyanıyorsunuz ve düşlerinizi unutuyorsunuz, tekrar uyuyorsunuz, tekrar uyanıyorsunuz ve bütün hayatınızı böyle geçiriyorsunuz ve bunun hayat, gerçek olduğunu sanıyorsunuz!

3 Eylül 2012 Pazartesi

Başı bozuk..


Ortalama elli fotoğrafın birinde iyi çıkıyoruz. Çoğunluğumuz burnumuzdan şikayetçiyiz. Sorsalar en büyük aşkları yaşadık, küçük acılarla zaten işimiz olmaz. Toplumsal reflekslerimiz harika, ülke bütünlüğünü zaten klavye ile sağlıyoruz. Yaptığımız işten, sabah erken kalkmak zorunda olmaktan bıktık. Baksan herkeste bir starbucks havası görüntüde dürüme bayılıyoruz.

FRIDA'cığım...(mektup)


  Sevmekten ne zaman vazgeçtim?
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkca söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissetiğimde vazgeçtim.Her sabah benimle uyanmak istemediğini , geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.Düşüncelerime değer vermediğin için vazgeçtim.Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek sen olduğun için vazgeçtim.BENCİL OLDUĞUN İÇİN VAZGEÇTİM!!..

Bazen boş ve kısa kelimeler uzun zaman kapladılar.

İnatlaşmak istemiyorum dünya!!!..

Birbirine benzeyen günlerim ben farkına bile varamadan siliniyor. Ama istemediğim biçimde.

Yeni hatlar çizmek zormuş, hele de kendine yakın bir yerin yoksa. Susmak, konuşmamak, anlatmamak, devam etmek.

İster uzak ister yakın. Sıcak ya da buz gibi. Belki öbür ucunda dünya; öbür tarafında belki.

Ama ellerim donarken, ama kalbim ısınırken; ama herşeyi bırakarak sonunda.

Sana hiçbirşeyi anlatmaya çalışmayacağım. Her yol kaybolmak için uzanıyor ve sen de kendini arıyorsun. Tıpkı benim gibi.