"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

7 Ekim 2012 Pazar

Unutmakla unutmamak arasına gerili o sırat köprüsünden geçiyordum.


Bütün devrelerin birbirine girdiği bir dünya zamanıydı, viraneydi zahir. bizi ilmek ilmek sökmüşlerdi, hiçbir şey söktükleri yerde değildi.

sana gelmek için doğruldum ama olmuyor. ben bu nezaketle ve boynumda yaralı iki salyangozla ancak durabiliyorum. bölük pörçük bir cümle hatırlıyorum ama hatırladığım da hatırlamak olmayabilir!
inceliğim, dal gibiliğim, ellerim… insanın hayatla kurduğu ilişki en çok ellerinden okunurmuş. ellerimden okunuyor: sakin, zarif, yavaş, kuru. usul usul saça, yaprağa, suya, kapıya değiyor. usulca günü geceye, geceyi güne çeviriyor. ellerim, hayata karşı yeni bir merhamet.

aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza; dünyada bulunmanın bahaneleri, dünyada bulunmanın halleridir. işte bunlar üstüne düşünüyorum, kaç zamandır, burada, bu dingin bahçede, bu sessiz odalarda. sana gelmek için ağrımı uyandırmaya çalıştım ama olmuyor. mayalanmış o, mantarlanmış, beni bilmiyor. çok zamandır bunlar: sessiz ayaklarım, sessiz konuşmalarım, sessizlikten neredeyse unuttuğum nefeslerim, iççekişlerim. ellerim, çiçekler, bahçe.

alttan, yan bahçeden terasa dek uzamış ve terasın arka yüzünü neredeyse tamamen kaplamış bir sarmaşık gül ağacı. kendi haline bırakılmış, budanmamaktan kâh alıp başını gitmiş, kâh kalıvermiş. gövdesinin bazı dallarını unutmuş, kurumuş.. bazı dalları arsızca sarmış etrafını. üstünde pıtrak gibi açan beyaz katmer güller… burası kapalı bir yer: güllerin üstüne bu yağmur nereden yağıyor?

unutmakla unutmamak arasına gerili o sırat köprüsünden geçiyordum. karşımda iki eşek: “sen yana ben yana”. duruyor. “ikimizin resmini çıkartmışlar yan yana”. hey, doktor! ruhumdaki kadim yırtık hâlâ yerinde mi? karanlık ve içerlek bir cümbüş o, doktor! dik onu doktor. hey,

Hiç yorum yok: