"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

11 Kasım 2012 Pazar

Kuyu Ve Sarkaç 2

O ana kadar gözlerimi açmamıştım. Sırtüstü yattığımı anladım, bağlanmamıştım. Elimi uzatınca sert ve nemli bir şeye çarptı. Ben nerede ve ne durumda olduğumu anlamaya çalışırken, elimi orada öylece tuttum. Göreyim istiyordum, ama buna cesaret edemiyordum. Çevremdeki nesnelere bakmaktan ürküntü duyuyordum. Dehşet verici şeyler görmek değildi beni korkutan, dahası hiçbir şey görememekti. Sonunda kalbimdeki derin ümitsizlikle gözlerimi açtım. Aklıma gelen en kötü şey başıma gelmişti. Sonsuz gecenin karanlığı çevremi sarmıştı. Nefes almaya uğraştım. Zifiri karanlık beni boğuyordu. Hava tahammül edilemeyecek kadar basıktı. Hâlâ kımıltısız yatıyordum ve nedenini bulmaya çabalıyordum. Engizisyonun işleyişini hatırlamaya ve bundan durumumun ne olduğunu çıkarmaya çalıştım. Karar verilmişti, aradan da epey bir zaman geçmişti. Yine de bir an olsun öldüğümü düşünmedim. Böyle bir varsayım, hikâyelerde okuduğumuzun aksine, varoluş ile tamamen uyuşumsuzdur –öyleyse ben neredeydim ve ne durumdaydım? Ölüme mahkûm olanlar, bildiğim kadarı ile autos-da-fe(3) öldürülüyorlardı, hatta bunlardan birisi benim duruşma günümde gecenin bir yarısı gerçekleşmişti. Daha aylar boyunca yapılmayacak olan bir sonraki infaza hazır olmam için zindanıma geri mi gönderilmiştim? Hemen durumun bu olmadığını anladım. Çünkü kurbanlar hemen infaz edilirlerdi. Üstüne üstlük zindanım Toledo’daki tüm mahkûm hücreleri gibi taş zeminli idi ve az da olsa aydınlıktı.
Korkunç bir fikir tüm kanımı beynime topladı ve kısa bir süre boyunca yine duyusuzluğum depreşti. Kendime geldiğimde birden ayağa sıçradım, tüm vücudum zangır zangır titriyordu. Kollarımı delice her yanda gezdirdim. Hiçbir şey bulamadım ama yine de bir mezar duvarlarıyla karşılaşma korkusu yüzünden adım bile atamadım. Her gözeneğimden ter boşaldı ve alnımda da boncuk boncuk birikti. Kuşkunun ıstırabı sonunda dayanılmaz olunca, kollarım önümde, gözlerim bir damla baygın ışık umuduyla yuvalarından fırlamış bir şekilde ilerlemeye başladım. Bir sürü adım attım ama hâlâ her yer karanlıktı ve hiçbir şey yoktu. Daha ferah nefes alıyordum. Öyle görünüyordu ki en azından benimki kaderlerin en kötüsü değildi.
Şimdi, hâlâ dikkatlice ilerliyorken, hatırıma Toledo’nun dehşetiyle ilgili binlerce belirsiz söylenti geldi. Oradaki zindanlar hakkında tuhaf, telaffuz edilmesi fazlasıyla korkunç, ancak fısıldanabilen şeyler anlatılır ki ben onlara hep masal derdim. Karanlığın bu yeraltındaki dünyasında açlıktan ölmeye mi terkedilmiştim; ya da beni çok daha korkunç bir kader mi bekliyordu? Sonum ölüm olacaktı, yargıçlarımın karakterlerini çok iyi tanıdığımdan şüphem yoktu ki alışılmıştan çok daha acı bir ölüm olacaktı. Beni ilgilendiren ve meşgul eden tek şey ise şekli ve zamanıydı.
Uzanmış ellerim sonunda katı bir cisme dokundu. Bir taş duvar, — pek pürüzsüz, sümüksü ve soğuk. Duvarı izledim; bazı eski hikâyelerin çağrıştırdığı tüm güvensizlikle, çok dikkatli adım atıyordum. Ancak bu yöntemle zindanın boynu anlamama imkân yoktu; duvar o kadar pürüzsüzdü ki başladığım yere geri döndüğümü bile anlamadan daireler çizebilirdim. Bu yüzden sorgu odasına girerken cebimde olan bıçağı aradım; yoktu; elbiselerim kaba kumaştan bir cüppe ile değiştirilmişti. Bıçağı taş duvardaki ince bir çatlağa sokup başladığım yeri işaretlemeyi düşünmüştüm. Bu güçlüğü aşmak aslında basitti ama yine de hayal gücüm tam çalışmıyor olduğundan başta çözümsüz gibi gelmişti. Cüppenin etekliğinden bir parça yırtıp duvara dik olacak şekilde yere uzunlamasına serdim. Böylece koğuş içinde el yordamıyla yolumu bulurken, bu beze rastlamadan geçmeyecektim. En azından öyle düşünüyordum: ama zindanın büyüklüğünü ya da kendi güçsüzlüğümü hesaba katmamıştım. Yer nemli ve kaygandı. Tökezleyip düştüğümde ise bir süreden beri sendeliyordum. O kadar yorgundum ki yüzün koyun düştüğüm yerde kaldım ve oracıkta uyudum.

Kuyu Ve Sarkaç 1

Rahatsızdım –uzun süren bu ıstırapla ölecek kadar rahatsızlanmıştım ve sonunda beni çözdüklerinde, oturmama izin verildiğinde, duyularımı kaybettiğimi anladım. O cümle; ölümün o korkunç cümlesi, kulaklarıma ilişen anlaşılır seslerin sonuncusuydu. Ardından sorgulayan sesler düş gibi, belirsiz tek bir mırıltıya dönüştüler sanki. Değirmen çarkının sesine benzediklerinden belki de – ruhuma devrim fikrini yaydılar. Bu kısa sürdü; ki artık hiçbir şey duymuyordum. Yine de bir süre görmeye devam ettim; ama nasıl korkunç bir mübalâğayla! Kara cüppeli yargıçların dudaklarını gördüm. Bana beyaz göründüler –bu kelimeleri yazdığım kâğıttan bile daha beyaz –ve gülünçlük derecesinde ince; dayanıklıklarının, değişmez kararlılıklarının, insana yapılan işkencenin, hor görmenin sonucunda ince. Bana kader olacak olan kararların hâlâ o dudaklardan çıkıyor olduğunu gördüm. Onları ölümcül deyişleriyle kıvranırlarken  gördüm. İsmimi hecelerlerken gördüm; ve ürperdim çünkü hiç ses çıkmıyordu. Çılgına dönmüş korkumun kısa bir anında, binanın duvarlarını örten kara perdelerin yumuşak ve neredeyse fark edilmez dalgalanışını da gördüm. Sonra masanın üzerindeki yedi uzun mumu.

Tek sayılı günlerde iskele tarafında, çift sayılı günlerde sancak tarafında oturuyor..


Sevgiden vazgeçerek önceden belirlenmis istasyonlarda durup, tarifeye göre yol alan bir tren ya da sadece ikmal yapmak için duran bir yarıs arabası gibi hayatı yasamadan tüketmek pahasına
 hedeflerine varan bunca insan olduğunu görmek, sasırtıcı olduğu kadar üzücü de.

Çok amaçlı yirminci yüzyıl insanında dürtü var, ama derinlik ve yoğunluk yok. Sunu satın almak, bunu basarmak, yeni bir deneyimden
geçmek gibi hedeflerimiz var. Hedef ve amaçlarımız yüzünden, hayatı yasamak yerine tüketiyoruz. Hayatla yekvücut değiliz artık. Hayatlarını belirli, sabit amaçlara indirgeyenler, hayatla yekvücut olmadan onun yüzeyine tutunma çabasındadırlar.

Duygu ve düsüncelerimizle kendimizi hayatın akısına bırakarak kendimizi “bulabiliriz” ancak. Bu, kendini kaderin rüzgârına ya da kısmetin eline bırakmak demek değildir. Asla. Yola çıkmadan önce
 ihtiyar denizcilerle konusmalı, rüzgârlara kulak vererek onları tanımalı, sabırla tekneyi hazırlamalıyız.

Sonra da engin deniz. Ama o zaman bile baska düslere, değisikliklere ve kosullara açık tutabilmeliyiz rotamızı. Oysa, kendimizi ömür boyu sabit hedeflerle sınırlayarak sadece limandaki teknelere binmeyi ve bilinen iki iskele arasında yolculuk yapmayı yeğliyoruz. Ve bu yolculuğu ilginç kılmak için kendi
 kendimizi küçük maceralarla avutuyoruz. Hava raporlarını dikkatle inceliyor, tek sayılı günlerde iskele tarafında, çift sayılı günlerde sancak tarafında oturuyor, her bes saatte bir çay içiyor, gözlüklü
 yolcularla hiç konusmuyor, yesil giyenlere daima tebessüm ediyor ve tabiî günün birinde vapur değistirebileceğimize iliskin minik bir rüyayı da kendimizden esirgemiyoruz. C'est la vie? Su önceden
 kestirilebilir totaliter yasamlarımız insan ruhuna bir hakaret değilse nedir?




Limon Kokulu, Yağmurlu ve Unutmayan Kadınlar

Gerçekten bir şey oluyor burada. Gizemli bir şey.
Bir denizaltı kadar görkemli ve garip.
Gri bir günde camlardan yağmuru seyretmek.
Saydam yusufçuklar yavaşça uzaklaşıyor ve beni
sana getiriyorlar topaz tapınaklarda.
Sen bir güneş tanrısı gibi gülümsüyorsun.
Biliyor musun kaç yıl tek başınaydım ben
karmaşanın içinde. Bir türlü tutunamıyordum işte.
Bir tek senin yanında yürümüştüm ben
topaz bir günde ve suya yakın.
Geceleri üstümü örterdin. Sonra konuşmazdın hiç.
Uzun süre konuşmazdık. Gözlerinde kaybolurdum.
Bu suskunluk anlaşılır bir şeydi. Deniz
ve karanlık yerlerden geçen bir nehrin sessizliği gibi...
 

Biliyor musun bir şey oluyor burada. Garip bir şey.
Bulanık bir suda yokoluş gibi.
Gözlerimde beyaz kelebekler uçuşuyor
ve beni kendime getiriyorlar yavaşça
beyaz odalarda...
 

Unutuşum başka bir sendi. Ben ölüyordum Tropiko.
Unutuşun beyaz romansıyla ölüyordum.
Söyleyecek başka bir şeyim yok artık.
Unutmak istemiyordum oysa.
Güzel kalan yaralarda vardır çünkü...
Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır.
Hiç unutmayan kadınlar vardır... limon kokulu...
herşeye rağmen... yağmur kalan kadınlar vardır...
 

Ben iyiyim şimdi. Sen nasılsın?

2 Kasım 2012 Cuma

Neden böyle uzaktayım kendimden...



Şimdi belki senin yanında
 Ey eylül beni anla
 Neden böyle uzaktayım kendimden
 Dalıp gitmiş gibiyim bir menekşenin ilk defa menekşe oluşuna
 Ey sabah sen de bana hatırlat
 Oturmuş da toprağın üstüne
 Akarsuyun güzelliğine ağlayan o kadını
 Kederle mutluluk yan yana.

Ey yalnızlık, yalnız değilim
 Sen bana başka türlü gelirsin
 Yıllar yılı görmediğim bir arkadaş gibi
 Kimbilir kaç kere unutmuşuzdur yüzlerimizi
 Büsbütün yabancıdır konuştuklarımız
 Birlikte olsak da bütün gün
 İlk karşılaşmanın güzelliği kadar sürer
 Görüşmek üzere ayrılırız.

Kalbim var, gök
 Tanımıyorum kendimi gene de
 Hepsi gitmiş bir isteklerim kalmış yalnız
 Gel gör ki susturmuşlar onu da işte
 Bekle bekle bekle bekle Gözlerim bir noktaya takılı
 Gün günden daha keskin
 Gün günden daha anlamlı
 İyi biliyorum kalbim
 Bakınca korkutan beni bile.

Bir durgunluk ki nasıl
 Ama anlıyorum her şey bu durgunluktan kopacak
 Bekleyelim kalbim
 Alışalım şimdiden
 Nasıl mı, ne zaman mı?
 Bizim de bir bildiğimiz var, gök.