"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

11 Kasım 2012 Pazar

Kuyu Ve Sarkaç 1

Rahatsızdım –uzun süren bu ıstırapla ölecek kadar rahatsızlanmıştım ve sonunda beni çözdüklerinde, oturmama izin verildiğinde, duyularımı kaybettiğimi anladım. O cümle; ölümün o korkunç cümlesi, kulaklarıma ilişen anlaşılır seslerin sonuncusuydu. Ardından sorgulayan sesler düş gibi, belirsiz tek bir mırıltıya dönüştüler sanki. Değirmen çarkının sesine benzediklerinden belki de – ruhuma devrim fikrini yaydılar. Bu kısa sürdü; ki artık hiçbir şey duymuyordum. Yine de bir süre görmeye devam ettim; ama nasıl korkunç bir mübalâğayla! Kara cüppeli yargıçların dudaklarını gördüm. Bana beyaz göründüler –bu kelimeleri yazdığım kâğıttan bile daha beyaz –ve gülünçlük derecesinde ince; dayanıklıklarının, değişmez kararlılıklarının, insana yapılan işkencenin, hor görmenin sonucunda ince. Bana kader olacak olan kararların hâlâ o dudaklardan çıkıyor olduğunu gördüm. Onları ölümcül deyişleriyle kıvranırlarken  gördüm. İsmimi hecelerlerken gördüm; ve ürperdim çünkü hiç ses çıkmıyordu. Çılgına dönmüş korkumun kısa bir anında, binanın duvarlarını örten kara perdelerin yumuşak ve neredeyse fark edilmez dalgalanışını da gördüm. Sonra masanın üzerindeki yedi uzun mumu.
Merhametin görünüşüne büründüler önce, beni kurtarabilecek beyaz ve zarif hatlı meleklere benziyorlardı, ama sonra birdenbire, ruhumun üzerine en ölümcül bulantı çöktü ve vücudumdaki her kas galvinik bir pilin teline dokunmuşum gibi titredi, melek görüntüleri, kafası ateşten tuhaf hayaletlere dönüşürken onlardan bir yardım gelmeyeceğini gördüm. Sonra aniden, mezarda nasıl tatlı bir istirahat olabileceği düşüncesi hoş bir müzik gibi dimağıma sızdı. Düşünce yavaşça ve hissettirmeden belirdi, tamamen etkili olması ise uzun zaman aldı; ama ruhum sonunda onu hissedip hoşlandığında, yargıçların silüetleri silindi, sihir gibi, önümdeki uzun mumlar hiçliğe battılar; alevleri tamamiyle söndü, kötülüğün karanlığı da ardından; tüm duyularım, ruhun Hades(2)’e inişini andıran hızlı bir çöküşte yutulmuş gibiydiler.  Sonra sessizlikten, durgunluktan ve karanlıktan başka bir şey kalmadı.
 Kendimden geçmişim, ama bilincimi tamamen yitirdiğimi söyleyemem. Bilincimin ne kadarının kaldığını belirlemeye, hatta anlatmaya ise çalışmayacağım; sadece hepsini kaybetmemiştim. En derin uykudaki gibi mi? –hayır! Hezeyandaki gibi mi? –hayır! Bayılma? –hayır! Ölüm? –hayır? Mezarda bile hepsi kaybolmaz. Öyle olmasa insan için ölümsüzlük olmazdı. Bizler en derin uykudan uyanırken, rüyaların örümcek ağını yırtarız. Yine de bir saniye sonra, (o ağ öyle incedir ki) rüya görmediğimizi sanırız. Oradan ayılırken, hayata geri dönüşte iki evre vardır; ilki düşünsel ya da ruhsal algılayışımıza, ikincisi ise fiziksel varoluşumuza dönüş. İkinci evreye ulaştığımızda, ilkine ait izlenimleri hatırlayabilseydik eğer, bunları ardındaki derin kalyonun hatırasında etkileyici bulabilirdik. Ya bu derin kalyon –nedir? Ya da en azından, onun gölgelerini kabirinkinden nasıl ayıracağız? Yine de ilk evre olarak tanımladığım zamana ait izlenimler, istemli olarak olmasa da uzun zaman sonra kendiliğinden geliverdiklerinde nereden çıktıklarına şaşmaz mıyız? Hiç bayılmamış olan birisi, parıldayan kömürde garip saraylar, son derece tanıdık yüzler bulmanın; havada uçuşup da çoğunun göremediği hüzünlü görüntülere bakmanın; cins bir çiçeğin kokusu üzerinde derin düşüncelere dalmanın –daha önce hiç dikkatini çekmemiş ahenkli bir melodinin anlamı karşısında şaşkına dönmenin ne demek olduğunu bilemez.
 Hatırlanacak sık ve düşünceli gayretlerin; ve ruhumun saplandığı yokluk benzeri bir duruma ait işaretleri geri kazanmak için yaptığım en samimi çabaların arasında başarının hayalini kurduğum zamanlar oldu; sonraki bir döneme ait güçlü bir sebebin beni şu bilinçsiz olduğum durumla ilişkisi olduğuna ikna ettiği hatıraları anımsadığım kısa, çok kısa anlar oldu. Belleğimin gölgeleri, belli belirsiz, beni sessizce kaldırıp aşağı taşıyan uzun adamları anımsatıyor –aşağı –daha aşağı –tâ ki iğrenç bir baş dönmesi ve bitmez tükenmez çöküş fikriyle bunalana kadar. Ayrıca kalbimin alışılmadık durgunluğundan kaynaklanan belirsiz korkusunu da anımsatıyorlar. Sonra her şeyin üstüne ani bir hareketsizlik çöküyor; sanki beni taşıyanlar (o korkunç kafile!) çöküşlerinde sınırsızın sınırını aşmışlar ve zahmetli işlerini bitirmişler gibi. Sonrasında hatırladığım düzlük ve rutubet; sonrası delilik –yasaklanmış şeylerin arasında gezinen bir hatıranın deliliği.
 Aniden hareket ve sesleri –kalbimin düzensiz atışını ve sesini- tekrar algılamaya başladım. Sonra yine bir duraksama. Ardından tekrar sesler, hareketler ve temas –bedenime yayılan bir karıncalanma. Sonra uzun bir zaman düşünce olmaksızın -var olmanın salt bilinci. Ve birdenbire düşünce geri geldi; ve ürperten dehşeti, gerçek durumumu anlamak üzere en samimi gayretim. Sonra yeniden duyarsızlığa gömülmek için güçlü arzu. Aceleyle ruhun yeniden canlanması ve kımıldamak için muazzam bir güç. Ardından duruşmanın, yargıçların, kara perdelerin, o cümlenin, rahatsızlanışımın, baygınlığımın bütün hatıraları. Son olarak da takip eden şeylere dair tam bir unutkanlık; ki ileride yaşayacağım bir gün ve daha içten bir gayret hepsini belli belirsiz hatırlamama imkan verecekti.
 

Hiç yorum yok: