"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

11 Kasım 2012 Pazar

Kuyu Ve Sarkaç 2

O ana kadar gözlerimi açmamıştım. Sırtüstü yattığımı anladım, bağlanmamıştım. Elimi uzatınca sert ve nemli bir şeye çarptı. Ben nerede ve ne durumda olduğumu anlamaya çalışırken, elimi orada öylece tuttum. Göreyim istiyordum, ama buna cesaret edemiyordum. Çevremdeki nesnelere bakmaktan ürküntü duyuyordum. Dehşet verici şeyler görmek değildi beni korkutan, dahası hiçbir şey görememekti. Sonunda kalbimdeki derin ümitsizlikle gözlerimi açtım. Aklıma gelen en kötü şey başıma gelmişti. Sonsuz gecenin karanlığı çevremi sarmıştı. Nefes almaya uğraştım. Zifiri karanlık beni boğuyordu. Hava tahammül edilemeyecek kadar basıktı. Hâlâ kımıltısız yatıyordum ve nedenini bulmaya çabalıyordum. Engizisyonun işleyişini hatırlamaya ve bundan durumumun ne olduğunu çıkarmaya çalıştım. Karar verilmişti, aradan da epey bir zaman geçmişti. Yine de bir an olsun öldüğümü düşünmedim. Böyle bir varsayım, hikâyelerde okuduğumuzun aksine, varoluş ile tamamen uyuşumsuzdur –öyleyse ben neredeydim ve ne durumdaydım? Ölüme mahkûm olanlar, bildiğim kadarı ile autos-da-fe(3) öldürülüyorlardı, hatta bunlardan birisi benim duruşma günümde gecenin bir yarısı gerçekleşmişti. Daha aylar boyunca yapılmayacak olan bir sonraki infaza hazır olmam için zindanıma geri mi gönderilmiştim? Hemen durumun bu olmadığını anladım. Çünkü kurbanlar hemen infaz edilirlerdi. Üstüne üstlük zindanım Toledo’daki tüm mahkûm hücreleri gibi taş zeminli idi ve az da olsa aydınlıktı.
Korkunç bir fikir tüm kanımı beynime topladı ve kısa bir süre boyunca yine duyusuzluğum depreşti. Kendime geldiğimde birden ayağa sıçradım, tüm vücudum zangır zangır titriyordu. Kollarımı delice her yanda gezdirdim. Hiçbir şey bulamadım ama yine de bir mezar duvarlarıyla karşılaşma korkusu yüzünden adım bile atamadım. Her gözeneğimden ter boşaldı ve alnımda da boncuk boncuk birikti. Kuşkunun ıstırabı sonunda dayanılmaz olunca, kollarım önümde, gözlerim bir damla baygın ışık umuduyla yuvalarından fırlamış bir şekilde ilerlemeye başladım. Bir sürü adım attım ama hâlâ her yer karanlıktı ve hiçbir şey yoktu. Daha ferah nefes alıyordum. Öyle görünüyordu ki en azından benimki kaderlerin en kötüsü değildi.
Şimdi, hâlâ dikkatlice ilerliyorken, hatırıma Toledo’nun dehşetiyle ilgili binlerce belirsiz söylenti geldi. Oradaki zindanlar hakkında tuhaf, telaffuz edilmesi fazlasıyla korkunç, ancak fısıldanabilen şeyler anlatılır ki ben onlara hep masal derdim. Karanlığın bu yeraltındaki dünyasında açlıktan ölmeye mi terkedilmiştim; ya da beni çok daha korkunç bir kader mi bekliyordu? Sonum ölüm olacaktı, yargıçlarımın karakterlerini çok iyi tanıdığımdan şüphem yoktu ki alışılmıştan çok daha acı bir ölüm olacaktı. Beni ilgilendiren ve meşgul eden tek şey ise şekli ve zamanıydı.
Uzanmış ellerim sonunda katı bir cisme dokundu. Bir taş duvar, — pek pürüzsüz, sümüksü ve soğuk. Duvarı izledim; bazı eski hikâyelerin çağrıştırdığı tüm güvensizlikle, çok dikkatli adım atıyordum. Ancak bu yöntemle zindanın boynu anlamama imkân yoktu; duvar o kadar pürüzsüzdü ki başladığım yere geri döndüğümü bile anlamadan daireler çizebilirdim. Bu yüzden sorgu odasına girerken cebimde olan bıçağı aradım; yoktu; elbiselerim kaba kumaştan bir cüppe ile değiştirilmişti. Bıçağı taş duvardaki ince bir çatlağa sokup başladığım yeri işaretlemeyi düşünmüştüm. Bu güçlüğü aşmak aslında basitti ama yine de hayal gücüm tam çalışmıyor olduğundan başta çözümsüz gibi gelmişti. Cüppenin etekliğinden bir parça yırtıp duvara dik olacak şekilde yere uzunlamasına serdim. Böylece koğuş içinde el yordamıyla yolumu bulurken, bu beze rastlamadan geçmeyecektim. En azından öyle düşünüyordum: ama zindanın büyüklüğünü ya da kendi güçsüzlüğümü hesaba katmamıştım. Yer nemli ve kaygandı. Tökezleyip düştüğümde ise bir süreden beri sendeliyordum. O kadar yorgundum ki yüzün koyun düştüğüm yerde kaldım ve oracıkta uyudum.


Uyanıp kolumu gerince yanımda bir somun ekmek ve içi su dolu bir sürahi buldum. Bu duruma tepki veremeyecek kadar bitkindim, ama iştahla da yeyip içtim. Kısa süre sonra, hücredeki turuma kaldığım yerden devam ettim ve cüppenin parçasına güç bela ulaştım. Düştüğüm yere kadar elli iki adım saymıştım, sonrasında beze gelene kadar kırk sekiz tane daha saydım. Toplamda yüz adım vardı; her adımın yarım metre olduğunu varsayıp zindanın çevresinin elli metre olduğunu tahmin ettim. Ama duvarda birçok köşeye rastladığımdan mahzenin şeklini tahmin edemiyordum -ki oranın da mahzen olduğunu öngörüyordum.
Bu araştırmaları yaparken ne bir amacım ne de biraz umudum vardı; yine de belli belirsiz bir merak devam etmemi sağlıyordu. Duvardan ayrılıp karşı tarafa geçmeye karar verdim. Başlarda çok aşırı bir dikkatle ilerledim, çünkü zemin sert malzemeden olmasına rağmen kaygan ve tehlikeliydi. Ama sonunda cesaretimi toplayıp karşıya dik bir şekilde geçmek için sıkı adımlar atmaktan kaçınmadım. On yirmi adım kadar ilerlemiştim ki cüppemin yırtık parçasına ayaklarıma dolandı. Üstüne basıp sert bir şekilde yüzü koyun yere düştüm.
Düşüşümün sersemliğiyle, o çok şaşırtıcı durumu hemen kavrayamadım, ancak birkaç saniye sonra hâlâ yüzükoyun yatarken farkettim. Şöyle ki – çenem hücrenin zemininde duruyor, ama dudaklarım ve kafamın üst kısmı hiçbir yere değmeden çenemden daha aşağıda duruyorlardı. Aynı zamanda alnım soğuk bir buharla yıkanıyor ve burnuma çürümüş mantar kokusu geliyordu. Elimi öne uzattım ve büyüklüğünü o an bilemeyeceğim yuvarlak bir kuyunun tam ucuna düştüğümü fark edip ürperdim. Ağzın hemen altındaki taş duvarı elimle yoklayarak küçük bir parçayı yerinden çıkarmayı başardım ve onu kuyunun içine bıraktım. Uzun saniyeler boyunca, taşın düşerken derin yarığın kenarlarıyla yaptığı aksi dinledim, en sonunda sert bir şekilde suya çarparak güçlü yankılar yaptı. Solgun bir tutam ışık karanlığa süzülüp hemen kaybolurken, bir kapının hızlıca açılıp kapanmasını andıran bir ses duydum.
Bana nasıl bir son hazırlandığını ayan beyan fark edince, tam zamanında başıma gelip de hayatımı kurtaran kazaya teşekkür ettim. Bir adım daha atmış olsaydım, dünyaya veda edebilirdim. Ve henüz atlattığım bu ölüm şekli, Engizisyonla ilgili hikâyelerde anlatılıp da benim gayri ciddi bulduklarıma benziyordu. Zalimlerin kurbanları için ölümün korkunç fiziksel acılarla ya da en iğrenç manevi işkencelerle gelen seçenekleri vardı. Benim için ikincisi seçilmişti. Kendi sesinden bile ürker duruma ya da beni bekleyen herhangi bir işkence türüne uygun bir nesne haline gelene kadar uzun eziyetlerle sinirlerim gevşetilmişti.
Her yanım titriyorken el yordamıyla duvarı buldum; hayal gücümün şimdi zindanın orasına burasına yerleştirdiği kuyuların azabındansa duvar dibinde ölmeyi yeğlerdim. Başka bir ruh halinde olsaydım, o çukurların birisine atlayarak sefaletime son vermeyi seçebilirdim; ama o an en korkak bendim. Bu çukurlar hakkında okuduklarımın hepsini hatırlıyordum – korkunç planlarında hızlı bir ölüm yoktu.
Huzursuzluğum beni uzun süre uyanık tuttu; ama sonunda yine uyuyakaldım. Uyandığımda, önceki gibi yanımda bir somun ekmek ve bir sürahi su vardı. Susuzluktan yanıyordum ve sürahiyi bir dikişte bitirdim. İlaçlı olmalıydı, neredeyse içer içmez yine uyku bastırdı. Uyudum – bir ölü gibi uyudum. Ne kadar sürdüğünü tabi ki bilmiyorum; ama gözlerimi yeniden açtığımda çevremde ne varsa görebiliyordum. İlk önce nereden geldiğini anlamadığım kükürt sarısı bir ışıkta koğuşun boyutlarını ve şeklini gördüm.
Boyutlarında tamamen yanılmıştım. Duvarın tüm çevresi yirmi beş metreyi geçmezdi. Bu bilgi, birkaç dakika boyunca bir dolu boşuna acıya sebep oldu; gerçekten de boşuna! içinde bulunduğum korkunç durumda ne zindanın boyutlarından daha az önemli olabilirdi ki! Ruhum önemsiz şeylerle fazlasıyla ilgilendiğinden ölçüm yaparken yaptığım hatayı hesaplamaya çabaladım. Sonunda gerçeği anlayıverdim. Ölçümümün ilk yarısında, düşene kadar, elli iki adım saymıştım; o sırada bez parçasından bir iki adım uzakta olmalıydım; aslında, bir tam turu neredeyse tamamlamıştım. Sonra uyuyakaldım, uyanınca da geldiğim yoldan geri dönmüş olmalıydım –böylece çevreyi olduğunun iki katı ölçmüştüm. Kafamın karışık olması, yürümeye başladığımda duvarın solumda, bitirdiğimde ise sağımda kaldığını fark etmemi engellemişti.
Alanın şekli konusunda da yanılmıştım. Duvarları yoklarken bir sürü girintiye rastlamış, biçimsiz olduğu sonucunu çıkarmıştım; zifiri karanlığın uyku sersemi biri üzerinde nasıl da güçlü bir etkisi var! Köşeler aslında, birkaç garip çökük ya da oyuğa aitti. Taş zannettiğim şey aslında birleşim yerlerinde o çöküntüleri oluşturan, büyük tabakalar halinde demir ya da başka bir metaldi. Bu metalin tüm yüzeyi, rahiplerin batıl inançlarının sebep olduğu o iğrenç ve tiksinç desenlerle kabaca sıvanmıştı. Şeytanın tehditkâr, iskelet halindeki ve daha başka korkunç figürleri duvarları kaplıyor ve biçimsizleştiriyordu. Bu ucube resimlerin hatları yeterince belirgindi ama nemli havadan olsa gerek, renkleri solmuş ve birbirine karışmıştı. O an yerin de taştan olduğunu fark ettim. Tam ortada, ağzından kurtulduğum yuvarlak kuyu vardı; ama zindandaki tek kuyu da oydu.
Bunların tamamını oldukça güç harcayarak ve bulanık bir biçimde görmüştüm: çünkü uyurken vaziyetim hayli değişmişti. Şimdi alçak bir tahta sıranın üzerinde sırtüstü boylu boyunca uzanır haldeydim. Keşiş kuşağına benzeyen uzun bir kayışla bağlanmıştım. Kuşak bacaklarımdan ve gövdemden birçok kere sarılmıştı, sadece kafam ve bir de sol kolum, yanımda toprak bir kabın içinde duran yiyecekle kendimi besleyebileyim diye serbest bırakılmıştı. Ama sürahinin olmadığını korkuyla fark ettim. Korkuyla diyorum; zira dayanılmaz bir susuzluk çekiyordum. Görünüşe göre işkencecilerimin artırmak istedikleri bir susuzluk: çünkü tabakta bol bol baharatlanmış et vardı.
Yukarı bakarken hücremin tavanını inceledim. Dokuz on metre yukarıdaydı ve duvarların yapısına benziyordu. Panellerin birinde çok büyük bir figür dikkatimi çekti. Zaman(4)’ın çoğunlukla temsil edildiği şekliyle çizilmiş bir figürü, ama elinde her zaman tuttuğu tırpan yerine antik saatlerde gördüğümüz cinsten büyük bir sarkacın resmi sandığım şeyi tutuyordu. Yine de bu aletin görünüşünde ona daha dikkatle bakmama neden olan bir şey vardı. Ona doğru direk yukarı bakarken ( çünkü tam benim üzerimde duruyordu) hareket ettiğini sandım. Hemen sonra da gerçekten öyle olduğunu anladım. Salınımı kısaydı ve tabi ki yavaş. Birkaç dakika korkuyla ve dahası merakla izledim. Monoton hareketine bakmaktan yorulup gözlerimi hücredeki diğer nesnelere çevirdim.
Hafif bir ses dikkatimi çekip de yere bakınca iri farelerin geçtiğini gördüm. Tam sağımda olan kuyudan çıkmışlardı. Hâlâ da etin kokusunun cazibesine kapılmış gruplar halinde, aç gözlerle, aceleyle çıkmaya devam ediyorlardı. Bu yüzden de onları korkutup kaçırmak oldukça gük oldu.
Yeniden yukarı baktığımda, yarım saat, belki de bir saatin geçtiğini anladım (zamanı algımı bütünüyle yitirdiğimden). Gördüğüm şey beni hayrete düşürdü. Sarkacın salınımının boyu neredeyse bir metre olmuştu. Bunun doğal bir sonucu olarak da hızı da artık daha fazlaydı. Ama beni asıl rahatsız eden şey, sarkacın bariz bir şekilde alçalmış olması fikriydi. O an dehşetle fark ettim ki sarkacın uç kısmı, parlayan çelikten ve yarım ay şeklindeydi, bir boynuzundan diğerine otuz santimdi; uçları yukarı kıvrık ve görünen o ki alt kısmı da ustura gibi keskindi. Üstelik hacimli ve ağır gibiydi de, kenarlarından itibaren altta sağlam ve geniş bir yapıyla inceliyordu. Ağır, pirinç bir sopaya iliştirilmişti ve gidip gelirken tıslıyordu.
Artık işkence için çalışan keşişsel dehanın benim için hazırladığı sondan kuşkum kalmamıştı. Sorgunayıcılarım kuyunun farkına vardığımı anlamışlardı – kuyu ki benim gibi dine karşı gelenlere korku salan – kuyu ki cehennem gibi, eziyetleri için Ultima Thule(5) olduğu söylenen. Önemsiz bir kaza sayesinde kurtulduğum kuyuya ya da işkence tuzağına düşmenin, bu zindan ölümlerinin önemli bir parçası olduğunu biliyordum. Düşmekten kurtulmam beni çukurun dibine gönderecek olan şeytani planın bir parçası değildi; bu yüzden beni (başka bir şansım) daha uysal bir son bekliyordu. Daha uysal! Durumu izah etmek için böyle bir kelime seçmeme acıyla güldüm.
Ölümden daha fena upuzun korkulu saatler boyunca, çeliğin hızlı salınımlarını saydım! santim santim, — milim milim – bana seneler kadar uzun gelen aralıklarla fark edilecek bir çöküşle –alçaldı ve daha da alçaldı. Günler geçti – günler geçmiş olmalıydı – artık keskin nefesini üflemek istermiş gibi çok yakın geçiyordu. Çeliğin kokusu burun deliklerime doluyordu. Dua ettim – daha hızlı çöksün diye dua ede ede tanrıyı bıktırdım. Deliye dönüp korkunç palanın ağzına doğru kendimi yükselttim. Ama sonra birden sakinleştim ve parıldayan ölüme, bir çocuğun şatafatlı bir oyuncağa yaptığı gibi gülümsedim.
Ardından yine hiçbir şey algılamadığım bir aralık oldu; kısaydı sanırım çünkü uyandığımda sarkacın pek de alçalmamış olduğunu gördüm. Tabi uzun da sürmüş olabilirdi, zira biliyordum ki bayıldığımın farkına varıp salınımı zevkle durduracak şeytanlar vardı. Uyandığımda sanki uzun süredir açmışım gibi anlatamayacağım kadar halsiz ve güçsüz hissediyordum. O eziyetlerin ortasında bile insanoğlu acıkabiliyordu. Sağ kolumu acıyla bağların müsaade ettiği kadar uzattım ve farelerden bana arta kalan et parçasını aldım. Bir parçasını ağzıma götürürken aklıma biraz eğlenceli, biraz ümitli ama belirsiz bir fikir geldi. Gerçi ümitle ne işim olsundu ki? Dedim ya, belirsiz bir fikirdi – insanların buna benzer hiç tamama erdirmedikleri bir sürü fikri olur. Eğlenceli ve ümit verici bir şey olduğunu hissediyordum; ama fikirden uzaklaştığımı da hissediyordum. Onu yeniden hatırlamak ve biçimlendirmek için boşuna uğraştım. Uzun zamandır çektiklerim neredeyse zihnimin bütün gücünü tüketmişti. Ahmaklaşıp aptallaşmıştım.
Sarkacın salınımları vücuduma dikti. Bıçağın ağzının kalp hizasından kesmek için ayarlandığını anladım. Cüppemin kumaşını kesecek – dönüp aynı şeyi tekrar tekrar yapacaktı. Demirden duvarları parçalamaya yetecek kadar geniş salınımı (dokuz on metreye ulaşmıştı) ve alçalınca tıslayan kuvvetine rağmen, dakikalar boyunca yapacağı tek şey cüppemi yırtmak olacaktı. Bunu düşününce durdum. Bu düşünceden ileri geçemiyordum. Düşüncenin üzerinde yoğunlaştım – sanki yoğunlaşınca, çeliğin inişini durdurabilecektim. Dikkatimi, giysinin üzerinden geçerken bıçağın çıkaracağı sesin üzerinde – kumaşın sürtünmesinin tenimde yaratacağı o garip heyecan üzerinde toplanmaya zorladım. Dişlerim birbirine kenetlenene kadar bu önemsiz şeyler üzerinde düşündüm.
Aşağı – seszice aşağı indi. Dikey hızıyla yatay hızını karşılaştırmaktan çılgın bir keyif alıyordum. Sağa – sola – uzak ve geniş – lanet olası bir ruhun çığlıklarıyla, bir kaplanın sinsi adımlarıyla; kalbime doğru! Fikirlerin biri birine baskın çıkarken, ben ya gülüyor ya çığlık atıyordum.
Aşağı – direk, aralıksız aşağı! Göğsümden sadece yedi sekiz santim uzaklıktaydı. Sol elimi bağdan kurtarmak için şiddetle ve öfkeyle çabaladım. Sadece dirseğimden aşağısı serbestti. Elimi büyük bir çaba göstererek ancak yandaki tabaktan ağzıma götürebiliyordum hepsi bu. Dirseğimdeki bağları çözebilsem sarkacı yakalayıp durdurmayı deneyebilirdim. Gerçi bu bir çığı durdurmak demekti!

Aşağı – durmaksızın – çaresizce aşağı! Her salınımda soluk alıp çabalıyordum. Üstümden her geçişinde daha da küçülüyordum. Gözlerim en anlamsız umutsuzluğun hevesiyle yukarı ve yanlara gidişini takip ediyordu; ölüm bir kurtuluş olabilirdi ama yine de sarkaç indiğinde, ah, kasılarak kapanıyorlardı! Anlatılamaz! Mekanizmanın yavaş çöküşünün o keskin, parlak baltayı göğsüme nasıl çökerteceğini düşündükçe her yanım titriyordu. Beni titreten umuttu – bedenimin büzülmesini sağlayan. O umut ki –harabelerde zafer kazanan –ölülere fısıldayan — Engizisyon zindanlarında bile var olan.

On ya da onbeş salınım sonra çeliğin cüppeye değeceğini farkettim ve bu tesbitle ruhumun üstüne birden ümitsizliğin keskin ve aklıbaşında sakinliği çöktü. Saatlerdir –belki de günlerdir – ilk defa düşündüm. Farkına vardım ki beni saran sargı ya da kayış sadece bir taneydi. Başka bir iple bağlanmamıştım. Usturaya benzer bıçağın ilk darbesi kayışa vuracakdı, onu kesebilir ve böylelikle ben de bağımdan kurtup sol elimi kımıldatabilirdim. Ama bu senaryoda çeliğin yakınlığı ne korkunç olacaktı! En ufak bir kımıldayışın bedeli ölümcüldü! Peki işkence yardakçılarının bu olasılığı öngörmemiş ve önlem almamış olmaları ne kadar mümkündü! Sargı göğsümde sarkacın yolu üzerinden mi geçiyordu? Bayılıp da son umudu da kaybedeceğimden endişelenerek, göğsümü net bir şekilde görebilmek için başımı kaldırdım. Kayış tüm uzuvlarımdan geçiyordu – bir tek ölümcül bıçağın yolu hariç.
Başımı geriye, eski yerine bırakır bırakmaz, yiyeceği yanan dudaklarıma götürürken, biraz önce ima ettiğim ama sadece yarısının belirsiz bir şekilde kafamda dolaştığı biçimlenmemiş kurtuluş fikri beynimde şimşek gibi çaktı. Fikrin tamamı şimdi kafamdaydı – kuvvetsiz, pek az mantıklı, hâlâ belirsiz, — yine de tam. Umutsuzluğun asabi enerjisiyle hemen işe koyuldum.
Saatlerdir, yattığım sıranın etrafı tam anlamıyla fare kaynıyordu. Vahşi, cesur ve açlardı; kırmızı gözleri beni avları yapmak için hareketsiz kalmamı bekliyorlarmış gibi bana baktıkça gözleri parlıyordu. “Nasıl bir yiyecekti ki” diye düşündüm, “kuyuda alıştıkları?”
Engellemeye çalışsam da sadece küçük bir parça dışında bütün yiyeceği bitirmişlerdi. Elimi tabağın etrafında durmadan sallıyordum; ki sonunda hareketin bilinçsiz tekdüzeliği, etkisini de ortadan kaldırmıştı. Oburlukları yüzünden sık sık dişlerini parmaklarıma geçiriyorlardı. Etin geri kalan yağlı ve baharatlı parçasını, sargının neresine yetişebiliyorsam orasına sürtüp; elimi yerden kaldırıp nefesimi tutarak bekledim.
Başta aç hayvanlar hareketsizleşmemden irkilip korktular. Panik içinde geri kaçtılar; birçoğu kuyuya girdi.Ama sadece bir an için. Oburluklarına boşuna güvenmemiştim. Hareketsiz kaldığımı fark eden en cesur birkaç tanesi tahta sırama çıkıp kuşağı kokladı. Bu genel bir saldırının havadisiydi. Gruplar halinde kuyudan çıkmaya başladılar. Tahtaya tutundular – üzerinde koştular ve yüzlercesi üzerime çıktı. Sarkacın düzenli hareketi onları rahatsız bile etmiyordu. Darbesinden kaçarak yağlanmış sargıyla meşgul oluyorlardı. Yığınlar halinde üzerime akın ediyor – eziyorlardı. Boynumda debeleniyorlar, soğuk dudaklarıyla benimkini arıyorlardı; ağırlıkları altında güç bela nefes alıyordum; bu tarif edilemez duygudan iğrendim, ıslak hava yüzünden göğsüm şişti ve yüreğim ürperdi. Bir dakika sonra, çabalarımın sonuç vereceğini hissettim. Sargının gevşediğini hissediyordum. Hatta birden fazla yerden yırtılmış olmalıydı. Yine de insanüstü bir kararlılıkla kıpırdamadım.
Ne hesaplarımda yanılmış, ne de boşuna sabretmiştim. Sonunda serbest kaldığımı hissettim. Kayışın parçaları üstümden sarkıyordu. Ama sarkacın darbelerini göğsümde hissetmeye başlamıştım bile. Cüppenin üstteki yünlüsünü ve alttaki keteni yırtmıştı. İki kere daha sallanınca her sinirimde feci bir acı hissettim. Kurtulmanın zamanı gelmişti. Elimi kımıldatınca kurtarıcılarım kaçışıverdi. İstikrarlı – dikkatli, büzüşmüş, yavaş ve yana doğru – bir hareketle sargılardan ve palanın ulaşabileceği yerden kurtululdum. Sonunda özgürdüm.
Özgürdüm! –Engizisyonun pençesinde! Kahrolası makinenin hareketinin kesilip tavandaki görünmez bir güç tarafından yukarı çekildiğini görünce korku dolu tahta yatağımdan zindanın taş zeminine güç bela indim. Bu çok içerlediğim bir dersti. Şüphesiz ki her hareketim izleniyordu. Özgürdüm! – bir işkencede ölmekten kurtulmuştum, ölümden daha beter olan bir başkasına gitmek için. Bu düşünceyle gözümü beni çevreleyen o demir bariyerlerde gezdirdim. Garip bir şey – başta önemini anlayamadığım bir değişiklik – bariz bir şekilde zindanda belirdi. Dakikalarca rüya gibi, ürpertici bir dikkatle birbiriyle alâkası olmayan varsayımlarla boşuna oyalandım. Bu sürede, ilk defa, kükürt sarısı ışığın, hücreye nereden sızdığını gördüm. Hücrenin tabanında boydan boya tüm duvarların altında uzanan bir çatlaktan giriyordu, ki böylelikle yerden ayrı görünüyorlardı. Eğilerek çatlaktan içeri bakmaya çalıştım, tabi ki boşu boşuna.
Doğrulurken, zindandaki değişikliğin gizemi dağıldı ve anladım. Duvardaki figürlerin hatları yeterince belli olmasına rağmen renklerinin belirsiz ve birbirine girmiş olduğunu zaten fark etmiştim. Bu renkler şimdi ve daha önce bazı kısa anlarda, çok şaşırtıcı ve yoğun bir zekânın görevini üstlenip şeytan resimlerine benimkinden bile sağlam sinirleri mahvedebilecek bir görünüm kazandırıyordu. Vahşi ve korkunç canlılıktaki iblis gözleri, binlerce taraftan, daha önce görünmedikleri yerlerinden bana bakıyor ve gerçek dışı olduğunu düşünemeyeceğim kadar parlak kıvılcımlarla parlıyorlardı.
Gerçek dışı! – Orada nefes alırken bile kızgın demirin buharını soluyordum! Zindanın içine sinen boğucu bir koku!Acılarıma bakan gözlere her an daha keskin bir parlaklık ekleniyordu! Kanlı sahnelere daha gözalıcı bir kızıl yerleşiyordu. Nefes nefese kaldım! Nefesim daralmıştı! İşkencecilerimin tasarımları kuşkuya yer bırakmıyordu –ah! En acımasızı! Ah! İnsanların en şeytanileri! Parıldayan metalden uzaklaşıp hücrenin ortasında büzüştüm. Yaklaşmakta olan yıkımın harareti karşısında, kuyunun soğukluğunu düşünmek ruhuma merhem oldu. Kuyunun ölümcül ağzına koştum. Kendimi zorlayarak aşağı baktım. Tutuşmuş tavanın ışığı, en küçük oyukları bile aydınlatıyordu. Çılgın bir süre boyunca, ruhum, gördüğümü anlamayı reddetti. Sonunda ise mecbur kaldı – gördüğüm şey ruhuma doğru yol açtı –ürperen zihnime kendini damgaladı. –Ah! Donakalmıştım! – Ah! Ne korkunç! Bir çığlıkla kenara koştum ve yüzümü ellerimle kapatıp – hüngür hüngür ağladım.

Isı hızla artıyordu, sıtma nöbeti geçirir gibi titreyetek bir kez daha yukarı baktım. Hücrede ikinci bir değişiklik daha olmuştu – bu şimdi büsbütün seçilebiliyordu. Önceki gibi ne olduğunu hemen anlamaya çalışmam boşunaydı. Ama şüphelerim uzun sürmedi. Engizisyonun intikamı, iki kere kurtulmamdan sonra acele etmeye başlamıştı ve Korkuların Kralı ile daha fazla vakit öldürmeyecekti. Zindan kareydi. İki açısının daraldığını, ikisinin de genişlediğini görüyordum. Aralarındaki korkunç fark, gürleme ve inlemelerle daha da artıyordu. Bir anda odanın şekli eşkenar dörtgen oldu. Ama değişim bununla bitmedi –gerçi bitmesini ne ümit ediyor, ne de istiyordum. Kızıl duvarları, sonsuz huzurumun giysisi olsunlar diye göğsüme basabilirdim. “Ölüm” diye düşündüm, “Nasıl gelirse gelsin, ama o kuyuda değil!” Ahmaktım! Üzerime yürüyen kor demirden duvarların amacının beni kuyuya göndermek olduğunu anlamalıydım. Kızgınlığına dayanabilir miydim ki? Ve hatta, itmesine karşı koyabilir miydim? Artık duvarlar öyle hızlı daralıyordu ki düşünmeye zaman bulamıyordum. Kalan alanın merkezi de tabi ki ağzı açık çukura rasgeliyordu. Geri çekiliyordum ama daralan duvarlar beni ileri itiyordu. Sonunda yanmış ve ağrı içindeki bedenim zindanın tabanında bir kaç santim bile basacak yer bulamadı. Daha fazla karşı koymadım ve ruhumu ferahlatan, gürültülü, uzun bir çığlık attım. Uçuruma doğru dengemi kaybettiğimi hissedip – gözlerimi başka yana çevirdim –
Karışık bir mırıltı geliyordu! Bir sürü trompet sesi duydum! Binlerce gökgürültüsünü andıran keskin bir gıcırtı koptu! Kızgın duvarlar geri açıldı! Baygın bir halde tam kuyuya düşerken bir el kolumu tuttu. Bu General Lasalle idi. Fransız ordusu Toledo’ya girmişti. Engizisyon, artık düşmanlarının elindeydi.


Hiç yorum yok: