"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

11 Kasım 2012 Pazar

Tek sayılı günlerde iskele tarafında, çift sayılı günlerde sancak tarafında oturuyor..


Sevgiden vazgeçerek önceden belirlenmis istasyonlarda durup, tarifeye göre yol alan bir tren ya da sadece ikmal yapmak için duran bir yarıs arabası gibi hayatı yasamadan tüketmek pahasına
 hedeflerine varan bunca insan olduğunu görmek, sasırtıcı olduğu kadar üzücü de.

Çok amaçlı yirminci yüzyıl insanında dürtü var, ama derinlik ve yoğunluk yok. Sunu satın almak, bunu basarmak, yeni bir deneyimden
geçmek gibi hedeflerimiz var. Hedef ve amaçlarımız yüzünden, hayatı yasamak yerine tüketiyoruz. Hayatla yekvücut değiliz artık. Hayatlarını belirli, sabit amaçlara indirgeyenler, hayatla yekvücut olmadan onun yüzeyine tutunma çabasındadırlar.

Duygu ve düsüncelerimizle kendimizi hayatın akısına bırakarak kendimizi “bulabiliriz” ancak. Bu, kendini kaderin rüzgârına ya da kısmetin eline bırakmak demek değildir. Asla. Yola çıkmadan önce
 ihtiyar denizcilerle konusmalı, rüzgârlara kulak vererek onları tanımalı, sabırla tekneyi hazırlamalıyız.

Sonra da engin deniz. Ama o zaman bile baska düslere, değisikliklere ve kosullara açık tutabilmeliyiz rotamızı. Oysa, kendimizi ömür boyu sabit hedeflerle sınırlayarak sadece limandaki teknelere binmeyi ve bilinen iki iskele arasında yolculuk yapmayı yeğliyoruz. Ve bu yolculuğu ilginç kılmak için kendi
 kendimizi küçük maceralarla avutuyoruz. Hava raporlarını dikkatle inceliyor, tek sayılı günlerde iskele tarafında, çift sayılı günlerde sancak tarafında oturuyor, her bes saatte bir çay içiyor, gözlüklü
 yolcularla hiç konusmuyor, yesil giyenlere daima tebessüm ediyor ve tabiî günün birinde vapur değistirebileceğimize iliskin minik bir rüyayı da kendimizden esirgemiyoruz. C'est la vie? Su önceden
 kestirilebilir totaliter yasamlarımız insan ruhuna bir hakaret değilse nedir?




Hiç yorum yok: