"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

28 Aralık 2012 Cuma

kırmızı,siyah biraz da mor..


20.yy’ın ilk döneminde, genç bir kadının ölümünden sonra yapılmış olan maskesi, Avrupa’da kapış kapış satılmaktaydı. “Inconnue de la Seine/Seine nehrinin gizemli kadını” olarak bilinen kadına ait olan ve garip bir şekilde gülümsediği betimlenen bu maskenin gösterdiği yüz, zamanın birçok edebiyat çalışmasına, yazarlara esin kaynağı olmuştu. 1920’li ve 1930’lu yıllarda, bu maskeye ve yüzüne gönderme yapan birçok ünlü yazar bulunuyordu.

Kadının bedeni, 1880’li yılların sonunda,
Seine nehrinde, Louvre’a yakın köprülerin birinin altından çıkarılmıştı. Tecavüz belirtisi yoktu. İntihar ettiği kanısına varıldı. Saç biçiminden, Paris’in köylerinden olduğu düşünülmüştü. Belki yakındaki dükkanlarda çalışan biri, belki bir dilenciydi. Cesedi Paris morguna kaldırdılar. Kimlik teşhisi için, bugün Notre Dame’ın arka tarafına düşen morgda, belki birileri tanır diye halka teşhir ettiler. Kimse tanımadı.

Kadının ölü yüzü o kadar çekici gülümsüyordu ki, bir tıp öğrencisi yüzünün kalıbını çıkardı ve kadının maskesi yoğun bir talep ile karşılaştı.

Paris’te, Seine nehrinden ölülerin çıkarılması, şehrin günlük hayatında her zaman alışıldık bir yer kaplamış. Son bir yıl içerisinde nehirden 50 civarında ceset çıkarılmış, 146 kişi sağ salim kurtarılmış, 90 kişi intihara yeltenmiş, yaklaşık 70’i kurtarılmış. Nehir, insanları kendine çekiyor, Jeff Buckley’i de gecenin karanlığında Wholla Lotta Love eşliğinde çağıran, bir nehirdi.

Sanat ve Seine nehrinin güzeli

Edebiyat, 16 yaşında öldüğü düşünülen bu kadına yoğun ilgi gösterdi. Albert Camus, Seine nehrinin gizemli kadının gizemli gülüşünü Mona Lisa ile karşılaştırdı. Gizemli gülüş önce Fransız burjuvazisine, oradan Almanya’ya yayıldı, oturma odalarında, çalışma odalarında süs eşyası oldu.

Rainer Maria Rilke, Alman şair, heykeltraş Auguste Rodin’in özel sekreteri olarak çalışırken, heykeltraşın kalıp dükkanında maskeyi gördü. Yıl 1905’di ve şair kendi kendine mırıldandı: “Yalancı bir gülüşle, sanki biliyormuş gibi gülümseyen, morgda bir kenara atılmış güzel, genç bir kadının yüzü.” Daha sonra, Rainer Maria Rilke, Paris yıllarında yayınladığı tek romanı Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge/Malte Brigge’nin Notları’nda, ziyarete gittiği bir evin duvarındaki maskeden bahsederken, kendini suya bırakan bir güzelin yüzünden yapıldığını ve maskenin, her şeyin farkında gibi gülümsediğinden bahseder.

Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge/Malte Brigge’nin Notları buradan ücretsiz olarak indirilip okunabilir.

Seine nehrinin isimsiz kadınının edebi metinlerde ilk kez görülmesi, 1900 yılında İngiliz yazar Richard Le Gallienne’in The Worshipper Of The Image / Surete Tapan isimli novella’sında gerçekleşiyor. Bir şair, bir kadın maskesiyle birlikte kendini ormanda bir kulübeye kapar. Maskeyi yapan kişi Seine nehrine kendini atan genç kadına aşık olmuş kişidir aynı zamanda. Şairin tüm hayali maskenin dile gelmesidir. Olaylar -biraz korkunç biçimde- gelişir.

1934 yılında, Vladimir Nabokov, maskenin gizemli cazibesine kapılıp Almanca bir şiir yazmıştır: L’Inconnue de la Seine. Albert Camus, Seine nehrinin gizemli kadını için “Boğulmuş Mona Lisa gülüşü” diye yazmıştır. Clair Goll, “The Unknown Of The Seine/Seine Nehrinin Bilinmezi”nde, Paris sokaklarını arşınlayan bir resamın, Norte Dame yakınında bir dükkanda, ölü bir kadın maskesinin görünce, kalp krizi geçirip hayatını kaybetmesini anlatır. Maskede gördüğü yüz, uzun zamandır görmediği ve kayıp olan kendi kızıdır.

Maurice Blanchot, Seine nehrinin gizemli kadınının maskesindeki ifadesi için, “Rahatlamış bir gülümseme, o kadar dingin ki, bizleri kadının en mutlu anında öldüğüne inandırabilir” diye yazmıştır.

Louis-Ferdinand Céline, bir yayın için kendisinin fotoğrafını göndermesi istendiğinde, kendisi yerine, nehrin kadınının fotoğrafını çekip göndermişti. Bu tavrıyla, gizemli kadına selam duran büyük yazara ek olarak, heykeltıraş Giacometti de, yapıtlarının gizemli kadınla ilgili olduğunu belirtiyordu.

Sürrealistler de maskeye yakın ilgi gösterdiler. Man Ray, maskenin çeşitli fotoğrafarını çekti ve Louis Aragon’a, kitabı Aurelia’da kullanması için verdi. Aragon daha sonra, düşsel bir geziyi anlatan kitabı için, Seine nehrinin gizemli kadınıyla siyah beyaz bir oyun oynayan Man Ray’ın kitabı gerçekten “yazan” kişi olduğunu belirtmişti.

Modern zamanlarda, hala çeşitli sergiler, reklam çalışmaları ve sanat yapıtlarıyla ilgi görmekte olan nehrin bu gizemli kadını, insanlığın kendi düşlerinin küçük bir yansıması olarak gülümsemeye devam ediyor.



19 Aralık 2012 Çarşamba

Fakat başarısız olur ve ...

1941 Mart’ının bir akşamında, yazar Virginia Woolf eve sırılsıklam gelir ve intihara teşebbüs eder. Fakat başarısız olur. Ne ki, birkaç gün sonra intiharı tekrar deneyecek olan yazar, bu kez başaracaktır. Ruh sıkıntılarından kaçmak için ölümü seçen Woolf’un cesedi Ouse Nehri’nde bulunur; yazarın ceketinin cepleri ağır taşlarla doludur…

 “Salı
En sevdiğim,
Yine delirecekmişim; bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve sanki giden zamanı geri çeviremeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum.
Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin. Kimsenin yapamayacağı şeyleri yaptın. İki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Bana karşı inanılmaz sabırlısın ve iyisin.
Şunu söylemek istiyorum -aslında bunu herkes biliyor- eğer biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun. Her şey beni terk edip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim. Kimse, seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı.
V.”

18 Aralık 2012 Salı

Uzun sustum, ey durmadan konuşanlar..

Sevgili Kitty,
Kağıt insandan sabırlıdır.
Bu arada bir şey de öğrendim. Bir insanı onunla iyice bir kapışmadan tanımaya, ne mal olduğunu anlamaya imkan yok. O zaman iç yüzlerini ortaya koyuyorlar.
...
Bir yerde üzüntü de yıpranıp aşınıyor.

İnsan ruhu ne kadar yüce de yaptıkları ne kadar aşağılık!
Gökler katında ya da umutsuzluğun derinliklerinde (Goethe)
İnsan birçok kimse tarafından sevilse bile sadece kendisini seven birisi olmadı mı gene de yalnızlıktan kurtulamaz.
Gökyüzüne gözlerini korkusuzca kaldırabildiğin, içinin temiz olduğuna inandığın sürece mutluluk yitirilmiş değildir.

Birini sevmem için her şeyden önce ona hayranlık beslemem gerek.

Öldükten sonra da yaşamak istiyorum.
Büyüyünce haydut, kumarbaz olacağından söz ediyor. Bunlar onun kendi güçsüzlüklerinden ürktüğünü gösteriyor.
Her defasında onun nasıl yalnız, hınçlı, nasıl derme çatma bir insan olduğunu görüp üzülüyorum.
İşin derinine gidilirse, gençler yaşlılardan çok daha yalnızdır.

Not: 4 Ağustos 1944'te Grüne Polizei gizli bölmeye bir baskın yaptı. Bütün takım toplama kamplarına gönderildi. 1945 martında Anne, Hollanda'nın kurtuluşundan iki ay önce Bergen-Belsen kampında öldü.
(12 Haziran 1929 - 1945), Almanya'daki Yahudi Soykırımının simge isimlerindendir. 16 yasında naziler tarafından öldürülmüstür.

Yaşam Tehlikelidir, Yaşayan Ölür




Bir İspanyol atasözü ipin ucunu yakaladığı­nızda, sonunda çileyi bulacağınızı söyler. Eğer ka­lemin mi yoksa kılıcın mı daha üstün olduğunu dü­şünmeye başlarsanız, kendi­nize göre çeşitli fikirler üre­tirsiniz. Ancak üreteceğiniz bu fikirler, iki seçenekten bi­rini ya da diğerini ya da iki seçeneğin heterojen sente­zinden oluşan eni konu ka-lıpsal yargılardan ötey...e gide­mez. İpin ucunu yakaladığı­nızda' ise anlarsınız ki; aslın­da karşınızda duran bu iki simge birbirinden farklı iki ayrı olgu değil de, birbiri ile iç içe olan ve size karşı kullanılan devasa bir silahın iki farklı görüngüsüdür yalnızca: iktidarın ve otoritenin iki büyük silahı; kalem ve kılıç.
Kalem mi daha güçlüdür, kılıç mı? Esasen bu bizi hiç ilgilendirmeyen bir sorudur, çünkü kalem de bir güçtür kılıç da. Esas olan bu güçlerin kimler tarafından ve nasıl kullanıldığını bilmemizdir. Elbette ki bu güçlerin kim­ler tarafından kullanıldığı aşikardır: iktidar ve otorite.
İktidar kendi varlığı­nı sürdürebilmek için katı bir disiplin ve bilinçli bir acımasızlıkla birer silah olarak cisimleştirir bu güçlerini. Kale­mini insanların özünde barındırdığı özgür istemleri, duyguları ve düşünce­leri törpülemek ve mümkün oldukça köreltmek amacı ile kullanır; amacı, kişilerin özgürce düşünmesini engelle­mek, onlara hazırladığı doğru ve yan­lışları benimsetmek, kalıplaşmış ta­nımları ile donatmak ve belirli bir gö­rev bilincini onlara aşılamaktır. Yanı programlanmış bir robota dönüştür­mektir amacı: kullanacağınız sözcükle­ri tanımlamaktan tutun da, neye doğ­ru neye yanlış diyeceğinizi, neyi yapıp neyi yapmayacağınıza dair her şeyde bu silahını kullanır iktidar. Aynı za­manda tüm bunlara karşı göstereceği­niz tepkileri denetlemek için de devre­ye sokar bu silahını: aile kurumu ile kullanacağımız dili ve davranışlarımı­zı, daha sonra eğitim ve öğretim ku­rumları ile hazırladıkları doğru ve yanlışlar karşısındaki tavrınızı ve en sonunda da toplum yapısıyla tüm bunları uygulamadaki performansınızı denetler ve size bunlar üzerinden not­lar verir. Aldığınız bu notlara göre de size gerekli ödül ve cezalari layıklar. Çünkü olası yanlış yollardan korumak istemektedir sizi, çünkü yanlış yollar kendi varlığına birer tehdittir.
Her iktidar kendine ait olan yurttaş­larının her birine belirli bir görev biçer ve her yurttaşının önüne sunulan gö­revini eksiksiz yapması için ona gerek­li donanımı sağlar. Bir yurttaşın yap­ması gereken, görevini layıkı ile yerine getirmek ve yurdunun yüce taşların­dan biri olmaktır: önüne sunulan hiç­bir göreve hayır dememelidir yurttaş, çünkü bütün yurdun yükü onun omuzlarındadır ve diyeceği bir hayır bütün yurdun çökmesine neden olabi­lir... vs vs. Komiktir ki, tüm bunları rahatlıkla söyleyebilmektedir iktidar­lar. Rahattırlar, çünkü ellerinde bulu­nan daha somut ve daha acımasız bir silah daha vardır: kılıç! Eğer hayır di­yecek, yurttaşlıktan vazgeçecek olursa­nız ödemeniz gereken yüklü bir taz­minattır kılıç: direkt olarak üzerinizde kullanılacak olan fiziksel güçtür. Bunu da önceden kalemi ile söylemiştir size: olası hayırlarınız birer suç olarak ta­nımlanmıştır ve bunlara karşılık gelen realite de cezadır. Bu cezanın uygula­yıcısı da kılıçtır.
Sonuç olarak İpin ucunda bulunan çile', gerek kalemin gerek kılıcın insan olmaktalığınıza karşı yöneltilmiş ol­duğudur; sizi robotlaştırmaya çalışır, eğer başaramazsa yaşam size, belki bir dört duvar arasında, belki de sefil ve iğrenç bir yerde sunulur ya da pek iyi bildiğiniz bir erken, ecelsiz bir ölümle... Yani koşulsuz bir boyun eğmedir sizi bekleyen. Öte yandan ise gerek sizden önce varolmuş ve gerekse sizin­le birlikte varolan milyarlarca insanın pek de önemsemediği ve hatta neredeyse bir güzellik olarak benim­sediği bu gerçekliğin yaygınlığı kar­şısındaki ürperti bekler sizi, çünkü bilmektesinizdir ki "azıcık boyun eğ­me 'bile' çok fazla teslimiyete yol açar". Ve teslimiyet de yaşamayı değil yaşatılmayı esas kılar.


Buraya kadar mıydı yani?


Tüketim dünyasında yaşıyoruz. Kapitalizm var olmak için sınırsız, hedefsiz ve insafsız bir tüketimi körüklüyor. Kültürel gıdalarını, arzuları yönlendiren, hatta yoktan var eden, reklam sektöründen alan kitleler aynı giysileri giyip, aynı müzikleri dinleyerek, aynı turistik mekânlarda sürüler halinde dolaşarak özgürlüğün tadını çıkarıyor!
Sözde çeşitlilik sunan günümüz büyük şirketler dünyasının insanları soktuğu tek-tip giyim ve yaşam tarzına karşı durmak amacıyla kimileri a...yrıksı saç şekilleri, giysiler, duruşlar ve tarzlar benimsedi. Kimileri el değmemiş müziklerin peşine düştü, kimleri ayak basılmamış yerlerin. İçlerindeki isyanı gösterdiler böylece. Bir karşı-kültür yaratarak sistemin dışına çıktıklarını düşündüklerinden, dünyayı değiştirmek için politik eylem çağrılarına kulak vermediler. Renkliydiler, heyecanlı ve yaratıcıydılar.
Şimdiye kadar girdiği her çağa, her toprağa ve yaşam tarzına uyum sağlamada olağanüstü bir yetenek sergileyen kapitalizm bu meydan okumayı da kendi lehine çevirmeyi başardı, başarıyor. Bir isyan piyasasının oluştuğunu bile söyleyebiliriz. Artık isyankârlar için her tür tüketim malı, ayakkabılar, giysiler, takılar, müzikler, bakir topraklara alternatif turlar bulmak kolay. Bohem muhitler "in" oldu...
Sonunda gelip şu sorulara takılıyoruz: Hakiki isyan, mücadele, direniş ve devrim imkânı kalmadı mı artık? Kapitalizm her karşı çıkışı piyasanın yeni bir metası haline dönüştürüp yine bize mi satacak? Bu kısır döngüden kurtulmanın bir yolu yok mu? Buraya kadar mıydı yani?
İşte Joseph Heath ve Andrew Potter İsyan Pazarlanıyor'da hem hikâyenin devamını anlatıyor bize hem de bu sorulara yanıt bulmaya çalışıyor.