"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

10 Aralık 2013 Salı

"'Kadının ses perdesi daha dar ve gırtlağı daha küçük.."


“Tembellik, sana takdim edilen uyku şarabıdır,
yaşlı bayan. Sakın içme! Bir şeyler yaşa!
Yaratım sevinç demektir; ve sevinç de
gençliktir.”

Hedwig Dohm, Yaşlı Bayan, 1903


Anneler – Yetiştirme Sorunu Üzerine Bir Makale isimli yazısı 1903’te S. Fischer Yayınevi’nden çıkmıştır. Anne sevgisi, annelik, meslek, çocuk yetiştirme sorunları, yetişkin kızın annesi, geleceğin kayınvalidesi, yaşlı kadın, kitabın konuları bunlardı. Hedwig Dohm’u tanıyan, bir zamanlar –otuz yıl önce- söylediği birçok şeyi yeniden bulabilecekti bu yazıda. Hedwig Dohm’un kadının bağımsızlığına yönelik iddialarını, geleneksel düşüncelere ve tabulara dikkat etmeden, radikalizminden herhangi bir şey kaybetmeden ne tür bir şiddetlilikle ve daima yeni bir canlılıkla ortaya koyduğunu izlemek büyüleyiciydi.

Hedwig Dohm, birinci bölümde anne sevgisi mitosunu ortadan kaldırıyordu. “Anneliğin kutsal söylemine karşın çocuk, insanlık tarihinde, hiçbir zaman hakkını elde edememiştir.” Anne sevgisinin doğal bir içgüdü olduğuna inanmıyordu. Düşüncesi, yetişkinlerin yabancı çocukları kendi çocuklarıymış gibi sevebileceğiydi. Gerçekte anne sevgisi, sadece “aile onuruyla” ilgiliydi.

“Çocuğun mutluluğu, en iyi onun, şefkat ve zekiliğinden eğitsel yetenekli kişiliğine dikkat edildiği zaman korunur; çocuk yönetir ve yol gösterir. Anne, bu özelliklere sahipse çok daha iyidir. Bunlara sahip değilse, çocuk o zaman onun yörüngesinde, olası olan en iyi başarıyı bulamayacaktır.”

Anneler kendi haklarını kazanamadığı, yani onlara çocuk ruhu için anlayış verecek olan zekâlarının gelişimini elde edemedikleri için, çocuklar da haklarını elde edemiyorlardı… “Kadının kurtuluşu çocuğun hakkıdır.”

“Anneler çocuklarına bağlanırlar; çünkü bu onların tek yaşam amacıdır. Eğer anneler bundan vazgeçerler ve kendi yaşamlarını yaşarlarsa, ancak o zaman ruhsal temeller üzerinde yükselen içgüdüsel anne ve çocuk sevgisi, otoriteden ve görev baskısından bağımsız olarak, yüksek ve arı bir sevgiye dönüşür!”

İNSAN HAKLARININ CİNSİYETİ YOKTUR (Hedwig Dohm’un Yaşamöyküsü) - Heike Brandt - tümzamanlaryayıncılık – Birinci Baskı Ağustos 1992 – Sayfa: 83 – 89 arası pasajlar ve bölüm başlıklarından alıntıladım.

“Kişiliklerini geliştirebilen kadınlar, alışılmış dişi tırtıl durumundan kelebek olma durumuna atlarlar.” Sufrajet, 1913

“Böyle olduğu ve olageldiği için öyle olmak zorunda olduğuna inanma! Olanaksızlıklar kısır beyinlerin kaçış yoludur. Olanaklar yarat!” Kadının Cinsel Ahlâkı Üzerine, 1911

“Kalemim, kadın olarak bana yöneltilen ölümcül darbelere karşı kullandığım savunma kalkanımdır.” Autifeminist, 1902

Ve Hedwig Dohm, bu yazıları yayınlandığında yaklaşık seksen yaşındaydı.

30 Kasım 2013 Cumartesi

" Bunların hepsini okudun mu?"


Paris‘te Walter Benjamin‘in evine röportaj yapmaya   giden bir muhabir, Benjamin’in çalışma odasında yeni alınmış koli halinde birçok kitap görür ve biraz alaycı bir şekilde  “Tüm bu kitapları okuyabilecek vaktiniz olduğuna inanıyor musunuz?” diye sorar.
Benjamin de muhabire şöyle cevap verir “Kitaplar yalnız okunmak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir de.”

1-Uçurum misali.. Lyon Aşıkları


Lyon Aşıkları intihar tarihinin en ilginç olaylardan biriydi kuşkusuz. 1770 yılında yaşanan olayın kahramanları Faldoni ile Theresa isimli iki sevgilidir. Faldoni, yakın zamanda öleceğini öğrenir. Durumu öğrenen sevgilisi Therese, onsuz yaşayamayacağını düşünür ve iki sevgili birlikte ölmeye karar verirler. Her ikisinin de kalplerine bir tabanca doğrulmuş ve tabancanın tetiklerine bağladıkları ipin diğer ucu sevgililerin ellerine bağladır. İki sevgili ellerini kavuşturmak için birbirlerine uzattıklarında silahın tetiği çekilir ve genç sevgililer beraberce ölüme giderler. Olay hem yankı uyandırır, hem hayranlık. Rousseau ‘Julie, or the New Heloise’ isimli kitabında “Sıradan dindarlık bu işte yalnızca bir cinayet görür, duygu hayran kalır ve akıl suskundur” diye yazar Lyon Aşıkları için. 1783 yılında ise Fransız yazar Nicolas-Germain Léonard ‘Therese ve Faldoni’ isimli romanında anlatır onları. Onlarca insanı intihara sürüklemiş, intiharı neredeyse bir modaya dönüştürmüş olan ‘Genç Warther’in Acılıarı’nın olaydan sadece dört yıl sonra yazılmış olması, Avrupa’da ki intihar salgınları ile dönemin romantik edebiyatı arasındaki ilişkiyi belgeler niteliktedir.

28 Kasım 2013 Perşembe

Edebiyat tarihinin en iyi 100 giriş cümlesi :


"ilk cümleyi bir bulsam gerisi su gibi akacak.."
www.stylist.co.uk sitesi, kendilerine göre “en iyi ve en ikonik” giriş cümleleriyle başlayan eserleri seçti.

“Bir kitabın okuyucuyu ilk cümleden itibaren etkilemesi gibisi yoktur. Okuyucunun okuduğu ilk cümle, kitabın giriş cümlesi, o kitabın satmasını, kapanış cümlesi ise yazarın daha fazla okuyucu kazanmasını sağlar derler,” diyen sitenin “En iyi 100 giriş cümlesi” listesi aşağıda.. 1.

J.D. Salinger Çavdar Tarlasında Çocuklar
"Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce, ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum."
2.
Leo Tolstoy Anna Karenina
"Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."
3.
Jane Austen Aşk ve Gurur
"Parası pulu olan her bekar erkeğin kendine bir yaşam arkadaşı seçmesinin kaçınılmaz olduğu, herkesçe benimsenen bir gerçektir."
"Dunyaca kabul edilmis bir gercektir, hali vakti yerinde olan her bekar erkegin mutlaka bir ese ihtiyaci vardir." (Hamdi Koç çevirisiyle)
4.
Charles Dickens İki Şehrin Hikayesi
"Akıl çağıydı, budalalık çağıydı da. İnanç çağıydı aynı zamanda inkar çağıydı da. Bir taraftan aydınlık bir taraftan karanlık mevsim yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı. Her şeyimiz vardı ama hiç bir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğruca cennete gidiyorduk ama hepimiz cehenneme de gidiyorduk."
5.
Virginia Woolf Bayan Dalloway

6.
Anne Tyler Back When We Were Grownups (Yetişkin Olduğumuz Zamanlar)

7.
F.Scott-Fitzgerald Muhteşem Gatsby
"Toy çağımda bir öğüt vermişti babam, hala küpedir kulağıma: "Ne zaman," demişti, "birini tenkide davranacak olsan, hatırdan çıkarma, herkes senin imkanlarında gelmemiştir dünyaya!"

8.
Sylvia Plath Sırça Fanus
"Garip, boğucu bir yazdı."

9.
Herman Melville Beyaz Balina
"Ishmael deyin bana. Birkaç yıl önce -kaç yıl önce olduğu önemli değil paramın azaldığı ya da hiç kalmadığı bir sırada-, karada da beni ayrıca bağlayan bir şey olmadığı için, bir engine açılayım, bu dünyanın denizlerini şöyle bir göreyim dedim. Ben böyleyimdir; böyle bulurum sıkıntıdan kurtulmanın, uyuşan kanıma hız vermenin yolunu."

10.
Douglas Adams Otostopçunun Galaksi Rehberi
"Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırksekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin hâlâ çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler."

11.
Franz Kafka Dönüşüm
"Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."

12.
J.K. Rowling Harry Potter ve Felsefe Taşı

13.
Mark Haddon Süper İyi Günler

14.
Audrey Niffenegger Zaman Yolcusunun Karısı

15.
John Ronald Reuel Tolkien Yüzüklerin Efendisi : Yüzük Kardeşliği
"Çıkın Çıkmazı'ndan Bay Bilbo Baggins kısa bir süre sonra yüz on birinci yaş gününü debdebeli bir davet ile kutlayacağını ilan ettiğinde Hobbitköy'de büyük bir heyecan yaşanmış ve söylentiler alıp yürümüştü." 

16.
Hunter S. Thompson Las Vegas’ta Korku ve Nefret

17.
Alice Walker The Color Purple (Renklerden Mor)

18.
Zora Neale Hurston Tanrıya Bakıyorlardı

19.
Helen Fielding Bridget Jones'un Günlüğü

20.
Virginia Woolf Kendine Ait Bir Oda
"Ama biz senden kadinlar ve kurmaca yazin konusunda konusmani istemistik, bunun insanin kendine ait bir odasi olmasiyla ne ilgisi var diyebilirsiniz. Aciklamaya calisacagim...."

LAN..


Dostoyevski epilepsi hastası, homofbik ve iflah olmaz bir kumarbazdı. Oğuz Atay sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna karısından boşanıp sevdiği kadının kocasıyla arkadaş oldu evlerine daha sık gidebilmek için. Salinger yaklaşık kırk yıl evinden dışarı adım atmadı, tek bir kare bile fotoğrafı çekilemedi. Yusuf Atılgan Türk Edebiyatının kilometre taşları sayılabilecek iki büyük eseri yazdıktan sonra (Anayurt Oteli ve Aylak Adam) insanlara küstü, bir köye yerleşip otuz yıla yakın neredeyse tek bir satır bile yazmadan çiftçilik yaptı. Althusser elli yıldır birlikte olduğu ve taparcasına sevdiği karısı Helen’i bir sabah yanıbaşında uyurken elleriyle boğdu, bu boktan hayata daha fazla katlanmasına seyirci kalmaması için. Stephan Zweig'de tıpkı Althusser gibi yaptı, tek farkla, o tabanca kullandı karısı ve kendisi için. İnsan ırkına duyduğu güvensizlik Walter Benjamin'i Fransa sınırında kendi kafasına sıkmaya zorladı. Hemingway yalancının tekiydi, Jean Genet gasptan tecavüze kadar bulaşmadık suç bırakmadı ve ömrünün yarısını hapiste geçirdi. Kierkegaard çok sevdiği nişanlısı Regine Olsen'i terk etti, çok sevdiği için. Ömrü boyunca hep acı çekti bu yüzden ama soranlara da yaptığının doğru olduğunu söyleyip durdu. O kadar çok seviyordu ki Regine'i ve o kadar nefret ediyordu ki kendisinden, evlenip onun kendisine “maruz kalmasına" izin veremezdi!..

En sevdiğim yazarlardan bir kaçının kısa yaşam öykülerini anlatmaya çalıştım.

22 Kasım 2013 Cuma

Hiç yalnız hissetmedim kendimi...

Hiç yalnız hissetmedim kendimi.

Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim? ya da birkaç kişinin.

Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam.

Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim.

Ibsen’den bir alıntı yapacağım: “En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.” Hiçbir zaman içimden, “şuh bir sarışın içeri girince kendimi daha iyi hissedeceğim,” diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, “Hey, Cuma akşamı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?” Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey.Aptallık sadece.

Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum.

Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!

21 Kasım 2013 Perşembe

"nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça.."


“Hiçbir şey orijinal değildir. Hayalgücünüzü gazlayan, sizi ilhamla titreştiren her yerden çalın. Eski filmlerden, yeni filmlerden, müzikten, kitaplardan, resimlerden, fotoğraflardan, şiirlerden, rüyalardan, rastgele sohbetlerden, mimariden, köprülerden, tabelalardan, ağaçlardan, bulutlardan, sulak havzalardan, ışık ve gölgelerden beslenin. Sadece ve sadece ruhunuza seslenen şeyleri malzeme alın.

Bunu yaparsanız işiniz (ve hırsızlığınız) özgün olur. Özgünlük paha biçilmez, orijinallik safsatadır. Bunları yaptıktan sonra da hırsızlığınızı saklamakla uğraşmayın, tam tersine değerini bilin. 

Jean-Luc Godard’ın “Nerden aldığınız değil, nereye götürdüğünüz önemlidir.” sözünü hep aklınızda tutun.” 

19 Kasım 2013 Salı

dinle ve geç.. (!)

ey ayrılığı andıran yakınlık
ey susuş… ince ve derin hasret
bana benziyorsun…

-Acaba yazmak intiharı mıdır duyguların?



Kurt Cobain: “Ben çok ümitsizim! Artık eski tutkum yok, ve şunu hatırla, sönüp gitmektense yanmak daha iyidir.”

Hunter Thompson “Artık bana ihtiyaç yok. Sıkıcıyım ve huysuzum.Yaşımın olgunluğunda davranacağım.Bu acıtmayacak.”

Heinrich Von Kleist: “Yeryüzünde artık öğrenip edineceğim hiçbir şey kalmadığı için ölüyorum. Elveda!”

Romain Gary: “Çok eğlendim, hoşçakalın ve teşekkürler!”

Virginia Woolf: “Yaşamak neden böyle içler acısı, neden bir uçurumun yanıbaşından geçen daracık bir yol gibi”

İlhami Çiçek: “Yalnız hüznü vardır, kalbi olanın.”

Nilgün Marmara “Hayatın neresinden dönülse kardır.”

Kaan İnce :" Yeneceğim ölümü ve adımı sonsuzluğa yazdıracağım. Bak buradayım işte korkmuyorum intihar …! Sana geliyorum."

Özge Dirik : "...gömdüler beni,  öldürdükleri gibi  özenle."

Vladimir MAYAKOVSKI "Ve sizler mutlu olun yeter. "


 Omuzlarımdan ölülerim sarkıyor. 

Tanrım, öğret bana, hiç gelmeyecek bir tren nasıl beklenir_?_






Bir müddet sustuk…


Bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret falan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor… Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimden geçen şeyleri teker teker uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. Odamdaki duvarlar birdenbire büyüyüveriyor. Pencerelerin dışındaki şehir ve hayat bir anda, insanı içinde boğacak kadar kudretli ve geniş oluyor… Zannediyorum ki, tasavvuru bile baş döndüren bir süratle hiç durmadan koşup giden bu hayat ve bir avuç toprağın bile doğru dürüst esrarına varamadığımız bu karmaşık dünya beni bir buğday tanesi, bir karınca gibi ezip geçiverecek… Böyle acz içindeyken odamda her şey bana küçüklüğümü ve zavallılığımı haykırıyor. Sokağa fırlıyorum. Bir tek çehre görsem de yanında yürüsem, hiç ses çıkarmadan yürüsem diyorum. Halbuki ara sıra karşılaştığım ahbapları görmemezliğe geliyorum. Hiçbiri bana bu anda yardıma çağrılacak kadar yakın görünmüyor.

Bilmem beni anlıyor musunuz?

Sıcak Kış


Saçlarını gittikçe kısalttığın günlerde
Sen söylemiştin bu sözleri unutmadım
-Her aşk bir ayrılık gizler, ayrılıklarsa

Bir merhabanın sıcaklığını taşır kendisinde
Kalıcı olan hiçbir şey yok diyordun
An’lar var yalnız ömrü karşılayan
Şimdi sımsıcak bir kar yağıyor yine
Yüreğimin üstüne yağıyor hiç durmadan
Ellerin nasıl da üşüyor, bozacının
Karlı sesi doluyorken odamıza
Hava gittikçe kirleniyor bu kentte
Ve aralıksız kar yağıyor kar yağıyor

Kar ayrılık hüznüdür ve ne çok
Ayrılıklar yaşandı şu son birkaç yılda
Yurdundan ayrılanları düşünüyorum ve birisi
Özledim diyor, ülkemin kar kokusunu da özledim

Hiçbir an’ını tanımlamaya kalkmadan
Kısacık ömürler biçiyoruz kendimize
Sonra yolculuklara çıkıyoruz, bir kentten
Ötekine giderken özlüyoruz bir başkasını

Özlediğimiz birileri olmalı diyordun
Yanındayken bile özlediğimiz birileri
Öyleyse kalkıp Ati’ye gitmelisin, İstanbul’a
Belki hâlâ saklıyordur bir gülü kimbilir

Yaşandı mı o sıcak kış, yaşlandık mı
Aynalara bakmaya vakit bulamadık
Dönüp dönüp birbirimize bakmalardan
Yaşandı mı o sımsıcak kış, ne dersin?

17 Kasım 2013 Pazar

Ağrı



bütün allar bir gün solarmış
ben bunu geç anladım
yağmur meğer tanrının zulmüymüş istanbul.
ağrı neydi, neremdeydi, neresiydi ağrı
kim bana kalbimin menzilini soracaksa sorsun artık
ağrıdurmadanağrıdurmadanağrıdurmadan
ağrı benim durmadan doruğuna tırmandığım
meğer yüksek bir dağmış.

üstümü ara
cebimdeki şiiri usulca kaydırayım senden tarafa
ellerimi de kaldırdım bak
hazırım tutkumu tutukla.
şiirsizim
bu şiir senin ismini ağrı koyar mıydı sanıyorsun istanbul

ben bu şiiri kusarak yazdım.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım:



 Henüz yeni evlenmiştim. Belaların her türlüsü bizi buldu. Öylesine bıkkındım ki her şeye son vermeye karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden önce arabama bir ip koydum. Kendimi öldürmeyi kafama koydum. Yola koyuldum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum. Hava henüz karanlıktı. İpi bir ağacın dalı üzerine attım; ama tutturamadım. Bir iki kere denedim ama kar etmedi. Ardından ağaca tırmandım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şey hissettim: Dutlar. Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim. Taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü. Birdenbire güneşin dağların zirvesinden doğduğunun farkına vardım. O ne güneşti, ne manzaraydı, ne yeşillikti ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. "Ağacı sallar mısın?" diye bana sordular. Dutlar düştü ve yediler. Kendimi mutlu hissettim. Ardından alıp eve götürmek için biraz dut topladım. Bizim hanım hala uyuyordu. Uyandığı zaman dutları güzelce yedi. Ve hoşuna gitti. Kendimi öldürmek için ayrılmıştım ve dutlarla geri döndüm. Bir dut hayatımı kurtarmıştı.

..ama Alberto'yla ilgisi olmayan birisini öldürsem çok üzülürdüm."


Savaş çıktığında Luigi adında bir adam, gönüllü olarak gidip gidemeyeceğini sordu. 
Herkes onu övdü. Luigi tüfek dağıtılan yere gitti, bir tane aldı ve dedi ki: "Şimdi gidip Alberto denen herifi öldüreceğim." 
Alberto kim diye sordular ona. 
"Bir düşman," dedi Alberto, "benim bir düşmanım." 
Ona belirli bir tür düşmanı öldürmesi gerektiğini, öyle istediği herkesi öldüremeyeceğini anlattılar. 
"Ee?" dedi Luigi. "Siz beni salak mı sandınız? Bu Alberto tam sizin dediğiniz gibi biri, onlardan biri yani. Bütün o gruba karşı savaşa girdiğinizi duyduğumda şöyle düşündüm: ben de gideceğim, böylece Alberto'yu öldürebilirim. O yüzden geldim. Alberto'yu tanırım ben: sahtekarın biridir. Bana ihanet etti, neredeyse bir hiç uğruna, benim kendimi bir kadın yüzünden küçük düşürmeme yol açtı. Eski hikaye. Bana inanmıyorsanız size herşeyi anlatabilirim." 
Tamam, dediler, boşver. 
"İyi öyleyse," dedi Luigi, "bana Alberto'nun nerede olduğunu söyleyin de gidip dövüşeyim." 
Bilmiyoruz dediler. 
"Fark etmez," dedi Luigi. "Bilen birini bulurum. Eninde sonunda onu yakalayacağım." 
Bunu yapamayacağını, nereye yollanırsa oraya gidip savaşması, orada kim varsa onu öldürmesi gerektiğini söylediler ona. Bu Alberto hakkında da hiçbir şey bilmiyorlardı. 
"Bakın," diye ısrar etti Luigi, "size hikayeyi anlatmam gerekecek. Çünkü bu adam gerçek bir sahtekar ve ona karşı savaş açmakla doğrusunu yapıyorsunuz." 
Ama öbürleri dinlemek istemiyordu. 
Luigi laftan anlamıyordu: "Özür dilerim, sizin için şu ya da bu düşmanı öldürmem fark etmeyebilir, ama Alberto'yla ilgisi olmayan birisini öldürsem çok üzülürdüm." 
Diğerlerinin sabrı taştı. İçlerinden biri ona uzun bir konuşma yaptı ve savaşın ne olduğunu, nasıl istediğin belirli bir düşmanı gidip öldüremeyeceğini açıkladı. 
Luigi omuz silkti. "Eğer öyleyse," dedi, beni yok sayın." 
"Varsın ve de olacaksın," diye bağırdılar. 
"İleri marş, bir-ki, bir-ki!" Savaşa yolladılar Luigi'yi. 
Luigi mutlu değildi. Rasgele adam öldürüyordu, Alberto'ya ya da ailesinden birine denk gelir diye. Öldürdüğü her düşman için ona bir madalya verdiler, ama Luigi yine mutlu değildi. "Alberto'yu öldürmezsem," diye düşündü, "Bir sürü insanı boş yere öldürmüş olacağım." Kendini kötü hissetti. 
Bu sırada ona hala birbiri ardından madalyalar veriyorlardı, gümüş, altın, ne varsa. 
Şöyle düşündü Luigi: "Bugün birkaçını öldürürüm, yarın birkaçını daha öldürürüm, sonuçta sayıları azalır ve bu sahtekarın sırası da elbet gelir." 
Ama Luigi Alberto'yu bulamadan düşman teslim oldu. Boş yere o kadar insanı öldürdüğü için kendini kötü hissediyordu, şimdi barış ilan edildiği için de bütün madalyalarını bir çantaya doldurdu ve düşman ülkede dolaşarak ölenlerin karılarına ve çocuklarına hepsini dağıttı. 
Böyle dolaşırken Alberto'yla karşılaştı. 
"İyi," dedi, "geç olsun da güç olmasın," ve Alberto'yu öldürdü. 
İşte o zaman Luigi'yi tutukladılar, cinayetten yargıladılar ve astılar. Mahkemede vicdanının sesini dinlemiş olduğunu defalarca söylediyse de kimse onu dinlemedi....

“Yeşil Gözlü Canavar - Kıskançlık”




Yoğun ve bilinçli bir içsel hayatı olan hiç kimse, zihinsel acı ve ıstıraptan azade olmayı umut edemez. Şeylerin sonsuza dek iyi gitmesi arzusunun yerine gelmeyişinden duyulan keder ve çaresizlik, hayatımız boyunca bizi bırakmayan kalıcı duygulardır. Fakat bu duygular bize dışarıdan dayatılmaz; esas kaynağı şu ya da bu kötücül kişilerin kötücül eylemleri değildir. Bu tür duyguları koşullandıran şey, varlığımızın ta kendisidir; daha doğrusu varoluşumuzda bize eşlik eden bin türlü müşfik ve hoyrat ipliğin birarada dokunmuş halini yansıtır. 

Yaşadıkça bu gerçeğin farkına varmamız mutlak bir zorunluluktur, çünkü başlarına gelen talihsizliklerin başka insanların kötülüğü ve sefilliğinden kaynaklandığı düşüncesinden asla kurtulamayanlar, kendi varlıklarının doğal parçaları kadar kaçınılmaz bir olgu olan birşeyden ötürü sürekli başkalarını suçladıkları, başkalarını tahakküm ettikleri ve mütemadiyen sebepleri başkalarında aradıkları için, benliklerine musallat olan küçük küçük kinlerive habis dürtüleri hiçbir koşulda aşamazlar. Dolayısıyla bu tür insanlar gerçek insani tutumların yüceliğine de erişemezler; iyi ile kötünün, ahlaki olan ile ahlaksız olanın, insan duygularının hayat denizinde kabarıp alçalan dalgalara benzediğini kavrayamazlar. 

“İyi ile kötünün ötesindeki” filozof Nietzsche, şimdilerde nedense ulusal nefretlerin ve makineli tüfek kıyımlarının müsebbibi olarak mahkum ediliyor; oysa ancak kötü okurlar ve kötü öğrenciler Nietzsche’ye dair böylesi yorumlarda bulunabilirler. “İyi ile kötünün ötesine” olmak, her türlü kovuşturmanın ötesinde olmak, yargılamanın ötesinde olmak, öldürmenin ötesinde olmak, öldürmenin ötesinde olmak vb. demektir. Zaten İyi ile Kötünün Ötesinde kitabı, gözlerimizin önüne, bize benzemeyen ve bizden farklı olan herkesi anlamaya çalışmakla birleşen “kendini ortaya koyma”ya dayalı bir şahsilik tablosu serer. 

Bu saptamayı yaparken, demokrasinin insan karakterininkarmaşık yönlerini, dışsal eşitlik yoluyla düzene koymayı hedefleyen hantal girişimlerini kastediyor değilim. “İyi ile Kötünün Ötesinde”nin ufku, bireyin kendi olma, kendi kişiliğine sahip çıkma hakkını işaret eder. Üstelik bu imkanlar hayatın dolayı acı çekmeyi dışlamaz; fakat, kendisi dışında herkesi yargılamaya kalkan püritence doğruluk iddiasını kesinlikle dışlar. 

28 Temmuz 2013 Pazar

Hepsinin canına okuyabilirdim...



Atımı vurmasaydılar eğer...Darmadağın edebilirdim yüzlerini.Kimse kımıldamasın eller yukarı bu bir evlenme teklifidir diyebilirdim.Lunaparktaki atlı karıncaları suda boğabilirdimAtımı vurmasaydılar eğer.Boşlukta kalmış herkes gibi, karısını 27 yerinden bıçaklamış bir manyak gibi anlamsızlaşabilridim herkesin gözünde.Duvarları boyayabilirdim elbette göz aklarıyla....Silahı tutukluk eden bir firariyi kaçırabilirdim herkesin gözü önünde.Atımı vurmasaydılar eğer..Rahmet okuturdum arkalarından libidolarına yenik aşk zavallılarını.Sarılabilirdim bir cesede .Öpmeden, koklamadan,okşamadan..Bakabilirdim gözlerine boğulmadan ve geçebilirdim o ırmaktan. Atımı vurmasaydılar eğer..Şimdi nerde miyim?
Basit;Yalnızda kaybedecek hiçbirşeyi olmadığını zanneden zavallıların başkentinde
Süpersonik  ilüzyon gösterileri ile şarap parası biriktirip seni düşünüyorum
ha birde
boynunu yere usulca bırakmış olan atımı....



5 Temmuz 2013 Cuma

İnsan anlatamaz bazen..


üst not : bu duyguyu not alın geçmeyecek.
dedim ki ona; fırından yeni çıkmış ekmek kadar kırmızıyım sana."
anlamadı. 

dedim ki ona; gecenin bir yarısı seni uykundan uyandıran özlem kadar kırmızıyım sana.
bunu da anlamadı. 

dedim ki ona; güneşe çıkıp soluyan bir kertenkelenin hazzı kadar kırmızıyım sana.
yine anlamadı. 

dedim ki ona; saçlarının arasına düştüğünde içini titreten o yağmur damlası kadar kırmızıyım sana.
anlamadı. 

dedim ki ona; dinlerken aklına düştüğüm o şarkının ilk notası kadar kırmızıyım sana.
hiç anlamadı. 

dedim ki ona; son içişinde, içine çekerken alazlanan sigaranın ucu kadar kırmızıyım sana.
hiç anlamadı. 

dedim ki ona; sözle yüreğinden gökyüzüne havalanan o balon kadar kırmızıyım sana.
bunu da anlamadı.. 

dedim ki ona; hayat seni boğduğunda, sığındığın dost tebessümü kadar kırmızıyım sana.
asıl bunu hiç anlamadı. 

MECZUB'UN DİLEMMA'SI


insan bayım,
bir insan:
yaprak yaprak dağılırmı bir insanın boynuna,
yada
salkım saçak dökülürmü sırtından aşağıya,
işte bayım, ben döküldüm.

insan bayım,
bir insan :
tutunurmu bir kaç saç teline,
düşmemek için birinin bedenindeki derin uçurumlara,
yada,
kaygan ıslak çatlaklara,
sırf geceye tutunmak için bir kaç mahrem yere tutunmak için çırpınır mı insan bayım,
işte bayım, ben tutundum.

insan bayım,
bir insan:
bir başkasının içindeyken bir başkasını arar mı,
yada
sırf sıyırmak için kendini içindekinden,
birbaşkasının teninde geceye soyunurmu,
sonrada, hiç bişey olmamış gibi aynanın karşısına geçip suyundugunu tekrar giyer mi bayım,
işte bayım, ben giyindim.

işte bayım,
insan :
işte gördüğün gibi mevzu hepimizi biraz aşar,
hani insan ya kendine sığamadıgı ne varsa gider bir başkasında taşar,

bulduğunu değil hep kaybettiğini yazar,
işte bayım, 
ben yazdım.

İNSAN ALDANIR



Köpekler sana değil
içindeki kemiklere havlar
kediler mesela
içindeki merhamete miyavlar.
Bütün bunları görmeli
ve 
söz bitince
mürekkebe geri dönmeyi bilmeli.

8 Haziran 2013 Cumartesi

Ruhi bey , iyi değilim..


 ... vaktim yok görüşmeye kimseyle
ruhi bey
kendimle bile, kendimle bile.
(olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
ama hiç kimse)

22 Mayıs 2013 Çarşamba

İntihar Notlarım


İdam mahkumlarını, daha sonra öldürebilmek için ölümü bekledikleri sırada canlı tutuyorlar. Mahkumları, zamanı geldiğinde yargılayabilmek için intihar etmesinler diye gözetim altında tutuyorlar. Hiç anlamlı değil. Birini ölüme mahkum etmek doğal ama insanların bunu kendilerinin yapması değil, öyle mi? Size ne düşündüğümü söyleyeyim: Kendinizi öldürmeye çalıştığınızda insanlar sinirleniyorlar; çünkü bu, onların sizin hayatınızı birazcık bile kontrol edebilmesini engelliyor..

Hiçbirimiz kötü değiliz. Hiçbirimiz masum da değiliz..

İnsanoğlu kendi egosuna hizmet etmek uğruna sınıflar yaratmış. Her gün de yepyeni sınıflar ortaya koyuyor. Cinsiyet, ırk, dil, millet, meslek gibi kendince ayırım yaparak ayrı duracağını, farklı olacağını sanıyor ancak yanılıyor. Hiçbir cinsiyet bir diğerinden üstün değildir, hiçbir ırk diğerinden aydınlık ya da karanlık değildir, renk yelpazesidir. Hiçbir dil bir diğerinden daha güzel değildir, hiçbir millet bir diğerinden daha güçlü değildir. Hiçbir meslek bir diğerinden daha fazla tatmin edici değildir. İzafidir, ölçümü yoktur

17 Mayıs 2013 Cuma

Jetlag


Canıma kıydıktan iki gün sonra kendime burada bir iş buldum, pizzacıda. Pizzacının adı Kamikaze, pizza zincirinin bir halkası. Çalıştığım vardiyanın yöneticisi iyi biri bana kalırsa; kalabileceğim bir yer buldu, aynı dükkânda çalışan bir Almanın yanında. Öyle müthiş bir iş filan değil, ama şimdilik idare eder. Buraya gelince; bilemiyorum, yani eskiden ölümden-sonra-hayat-var-mı saçmalığına girdiklerinde ben hiç kafa yormazdım. Ama size şu kadarını söyleyebilirim; var olduğunu düşündüğümde bile sürekli radar gibi sinyal sesleri ve uzayda uçan insanlar hayal ederdim. Şimdi buradayım ve bilemiyorum, daha çok Tel Aviv’i anımsatıyor burası bana. Oda arkadaşım, Alman olan, buranın Frankfurt’a benzediğini söylüyor. 

Frankfurt da berbat bir yer anlaşılan. 

5 Mayıs 2013 Pazar

Konuşmaya ne lüzum vardı?




 Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım. Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü. Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk 'ı soran sizler, Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum. Sorularımı kim yanıtlayabilir? Sorularım kendi içimdeki için; kendi kendime cevaplamak istiyorum. İçinizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma açıklayabilir? Aşk adına söyleyin, yüreğimde yanan, gücümü tüketen ve isteklerimi yok eden bu ateş nedir? Ruhumu kavrayan bu yumuşak ve kaba gizli eller nedir; yüreğimi kaplayan bu acı sevinç ve tatlı keder şarabı nedir? Baktığım bu görünmeyen, merak ettiğim açıklanamayan, hissettiğim hissedilemeyen şey nedir? Hıçkırıklarımda kahkahanın yankısından daha güzel, sevinçten daha mutluluk verici bir keder var. Neden kendimi beni öldüren ve sonra şafak sökene kadar tekrar dirilten, hücremi ışığa boğan bu bilinmeyen güce veriyorum? Uyanıklık hayaletleri kurumuş gözkapaklarımın üstünde titreşiyor ve taştan yatağımın etrafında düş gölgeleri uçuşuyor. Aşk diye seslendiğimiz şey nedir? Söyleyin bana, bütün anlayışlara sızan ve çağlarda gizli olan o sır nedir? Başlangıçta olan ve herşeyle sonuçlanan bu anlayış nedir? Yaşam 'dan ve Ölüm 'den, Yaşam 'dan daha acayip, Ölüm 'den daha derin bir düş oluşturan bu uyanıklık nedir? Söyleyin bana dostlar, içinizde Yaşam 'ın parmakları ruhuna dokunduğunda Yaşam uykusundan uyanmayan biri var mı? Yüreğinin sevdiğinin çağrısıyla babasından ve annesinden vazgeçmeyecek kimse var mı? İçinizden kim ruhunun seçtiği kişiyi bulmak için uzak denizlere açılmaz, çölleri aşmaz, dağların doruğuna tırmanmaz? Hangi gencin yüreği tatlı nefesli, güzel sesi ve büyülü dokunuşlu elleriyle ruhunu kendinden geçiren kızın peşinden dünyanın sonuna gitmez? Hangi varlık dualarını bir yakarış ve bağış olarak dinleyen bir Tanrı 'nın önünde yüreğini tütsü diye yakmaz? Dün kapısından geçenlere Aşk'ın sırları ve değeri sorulan tapınağın girişinde durmuştum. Ve önümden çok zayıflamış, yüzü hüzünlü yaşlı bir adam iç çekerek geçti ve şöyle dedi: 'Aşk bize ilk insandan beri bağışlanmış bir güçsüzlüktür.' Yiğit bir genç karşılık verdi: 'Aşk bugünümüzü geçmişe ve geleceğe bağlar.' Ardından kederli yüzlü bir kadın hıçkırarak şöyle dedi: 'Aşk cehennem mağaralarında sürünen kara engereklerin ölümcül zehiridir. Zehir çiy gibi taze görünür, susuz ruhlar aceleyle içer onu; ama bir kere zehirlenince hastalanır ve yavaş yavaş ölürler.' Sonra gül yanaklı bir kız gülümseyerek dedi ki: 'Aşk Şafak 'ın kızları tarafından sunulan ve güçlü ruhlara güç katıp onları yıldızlara çıkaran bir şaraptır.' Ardından çatık kaşlı, kara giysili, sakallı bir adam geldi: 'Aşk gençlikte başlayıp biten kör cahilliktir.' Bir başkası gülümseyerek açıkladı: 'Aşk insanın tanrıları mümkün olduğunca fazla görmesini sağlayan kutsal bir bilgidir.' Sonra yolunu asasıyla bulan kör bir adam konuştu: 'Aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir; yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar.' Çalgısını çalan genç bir adam şarkı söyledi: 'Aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır. Yaşam 'ı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar.' Ve paçavraya dönmüş ayaklarının üzerinde sürüklenen güçsüz düşmüş çok yaşlı bir adam titrek bir sesle şunları söyledi: 'Aşk mezarın sessizliğinde bedenin dinlenmesi, Sonsuzluk 'un derinliklerinde ruhun huzura ermesidir.' Ve onun ardından gelen beş yaşındaki bir çocuk gülerek dedi ki: 'Aşk annemle babamdır, onlardan başka kimse bilmez aşkı.' Ve böylece Aşk'ı tarif eden herkes kendi umutlarını ve korkularını bıraktı önüme sır olarak. O anda tapınağın içinden gelen bir ses duydum: 'Yaşam iki yarıya ayrılmıştır: biri donar, biri yanar; yanan yarı, Aşk 'tır.' Bunun üzerine tapınağa girdim, sevinçle diz çökerek dua ettim: 'Tanrım, beni yanan alevin besleyicisi yap... Tanrım beni kutsal ateşine at...'

Buzdolabının Üstündeki Kız..




Zor bir dönemden geçiyordum. Kendimle ne yapacağımı bilmiyordum. Yalnızdım, bütünüyle yalnız. Büyük bir aşk yaşama özlemi içindeydim. Böyle olduğumda genellikle kendime bir hobi bulurum - resim, gitar, ne olursa. Sonra, kaptırabilirsem, kendimi daha iyi hisseder, dünyada kimsem olmadığını unuturum. Fakat bu sefer hiçbir makrame kursunun bana yararı olmayacağını biliyordum. İnanabileceğim bir şeye ihtiyacım vardı. Beni hiç terk etmeyecek büyük bir aşka. Terapistim beni ilgiyle dinledikten sonra bir köpek almamı önerdi.

Terapistimi bıraktım.

25 Nisan 2013 Perşembe

Aklımı kaçırdığıma dair bir dedikodu yayıyorlar..

-İyi misin?
+Değilim. Hem de hiç değilim. Sensiz tαm αnlαmıylα bok gibiyim. Her şeye gülüyorum. Tutαmıyorum kendimi. Alev αlıyor yαnαklαrım, αl αl oluveriyor. Sonrα göz yαşlαrım αkıyor, durdurαmıyorum.
Kalbimi söküp alsalar yaşayabilir miyim ki? Nereye kadar dayanabilirim ben böyle?
Kafa dinlemek, seni istemek, seni özlemek. Daha çok yemek yiyip “İyiyim ben yaaee” imajını takınmak. Hıı çok mutluyum. Nah mutluyum.
Bir insan nasıl olur da bağlanabilir ki bu kadar? Nasıl alışabilir ki hemencicik?
Gidince nasıl yıkılır bir insan? Nasıl böyle yüzlerce parçaya bölünür?
Kaçıp gitmem gerek bu şehirden.
Ve tekrar soracak olursan, ben iyi değilim. Hiç değilim.

Obsesif kompulsif

Genç Werther'in Acıları'nın insanları intihara meyilli hale getirdiği söylenir özellikle de gençleri.
Fakat bana ters etki yaptı intihardan soğudum, soğumakla kalmayıp tırstım da.
Zavallı Werthercik, kafama sıkıp gideyim buralardan derken alnına sıkıp bütün gece beyni akmış şekilde ölümü bekledi.

Oysa ki bana silahla intihar en kısa süre acı çektiren, en kesin çözümmüş gibi geliyordu.
Bir de aşırı doz uyuşturucudan ölmek var; tabii şanslıysan, eğer bir salak seni hastaneye falan götürürse, sen de ağır hasar almışsan sinir sistemin felç olmuş şekilde yaşamak zorunda kalabilirsin. Bir de öldürücü dozun miktarını, yapılış şeklini bi eroinman bilir ancak. Şimdi bana damarını bul enjeksiyondaki sıvıyı boşalt deseler kalırım öyle. Dün de Trainspotting'i izleyip bozuk psikolojimi iyice bozdum. Gerçi orada intihar eden falan yoktu ama bolca eroin tüketmek de bir nevi ölüme niyetlenme.

Çokça ilaç yut desen o da ölmemek açısından çok riskli, karaciğerin iflas eder hastanede ciğer bekleyerek yaşamaya devam edebilirsin.

Daha birçok yöntem bulunabilir tabi ama hangileri acısız olacak?
Yüksek bina bulup çatısına çıkmak çok zahmetli ve tantanalı."Gençlerimize Ne Oluyor" başlığında anahaber bültenlerinde, gazete sürmanşetlerinde sık sık adınız geçer artık.

Ben kendime hedef koymuştum geçenlerde; 30 yaşıma kadar yine böyle mutsuz olursam, hayattan beklediğim hiçbir şeyi elde edemediysem intihar edecektim. Tabi burada lay lay ölmeyi planlıyorum deyince işin bi ciddiyeti kalmadı. Ama gerçekten beynim akmış şekilde ölümü beklemek istemiyorum. Neyse.

zor değil


Ben bağımlıları takdir ederim. Herkesin kör bir kaza kurşununa veya ani bir hastalığa kurban gitmeyi beklediği dünyada, bağımlıların yolun sonunda kendilerini neyin beklediğini bilmek gibi bir lüksü vardır. Nihai kaderin kontrolünü birazda olsun eline almıştır ve bağımlılığı sayesinde ölüm sebebi büsbütün sürpriz olmaktan çıkmıştır.

21 Mart 2013 Perşembe

Bir Şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?


O Şehre davrandığın gibi davran bana da
O Şehre gittiğin gibi bana da git uçarak
bana da in, bana da kon ve el salla geride
bıraktığına: Elveda benim küçük adamım!
ufacıktan bir Şehri nasıl adam ettinse,
Sevdinse adam gibi, beni de o Şehir gibi
sev! Korkma sakın, adam etmez aşk beni,
geç benden, benim de köprülerim var,
aşkı seyret oradan, dalgın günüm geçiyor,
benim de gecelerim var, danset, eteklerin
fırdönsün, sen bana dön, bana eşlik et,
benim de sabahlarım var, uyanmaya ne saat,
ne telefon, ne kapı: bisikletin zilini
dizlerini kanatan bir deli kız çalsın yeter ki!
Benim de parklarım var, uzanıver salkımsaçak
üstüme, dalımdan tut, benim de yapraklarım var
güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar,
benim de Şiirlerim var, aşk konulu, senin
o Şehri sevmene benziyor, seni sevmeye
benziyor adamakıllı serserin olana kadar.

9 Mart 2013 Cumartesi

Gidilebilse..


Ne çok iz kalıyor geride.
"Belki zaman", diye düşünüyor adam:
"Zaman eksiltebilir birikeni". Oysa ne
zaman, ne de ona benzer şeyler - ona
benzer şeyler? - silebiliyor mekana
sinenleri. Eşyalar değiştirilse de, yeni
badana yaptırılsa da değişmiyor ağrının
kurduğu sıra: Değişmiyor çünkü sokak
adları, değişmiyor şehirler ve insanlar,
dünden bugüne inatla yürüyen inatçı
mantık: Her mevsim, her dolunay,
yağmurlar, bahar aldatmacaları,
her kuyu, her kule, her balkon,
kadehler, mumlar, köpükler,
her kırmızı, her siyah, her gri,
her uyku, her düş, her uyanış
- yer etmişse - aynı çiviyi isteyen
bir delikte tıpatıp zonkluyor.
"Zaman da değil", diyor adam,
kimse yokken, yüksek sesle.
Yeni bir iz kalıyor orada, o an.

22 Şubat 2013 Cuma

Bütün bunları sana nasıl anlatacağım ?


‎Sevmek zor geliyor. Alışmamışım yoruluyorum. Her an sevdiğimi düşünemiyorum. Bazen atlıyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Her mevsimde, her gittiğimiz yerde, insanlarla ve insanlarsız, aşkın değişen yansımalarını görmek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. Ben, her an uyanık olmalıyım. ( ateş gibi olmalıyım, her an tetik de)

20 Şubat 2013 Çarşamba

İnsan karanlık, dipsiz bir kuyudur...



Bedenini parçalamak, göğüslerini kesip açmak, gizledikleri acıyı çekip çıkarmak. Sahipsiz gözlere sunmak, bir avuntu bekleyemeden. Yüzünü maskesiz ve çırılçıplak gösterecek aynalar, kanından aynalar yaratmak. Ne kadar derinlere dalsan da bulamayacağın bir şeyi, hiç ulaşamayacağın dipleri aramak. Çirkin bir maskeyi yüzün sanmak. Her kopuşta parçalanmak. Bir parçanı geride bırakmak, her ayrılışta, her unutuşta. Sonra izlerinden, o çürümeye başlamış uzuvlarından ve kan pıhtılarından ve korkunç öykülerinden kendini yeniden kurmaya çalışmak. Geriye doğru yaşayan büyücü gibi ölümünü yaşamından önce öğrenmek. Hiçliğe feda olmak. Kendini bulmak ve yeniden yitirmek.

Hayatın rasgele öfkesine karşı durabilen tek güzellikti. Neydi o benim için? Hiç gidemeyeceğim bir sekoya ormanı. Dudaklarda donup kalan bir gülümseyiş, söylenmek istenmiş de bir türlü söylenememiş, gırtlakta takılıp kalmış bir söz, postaya verilmemiş bir mektup. Görülemeyen kentler, doruklarına çıkılamayan dağlar, sırları keşfedilemeyen ormanlar. Hiç gidemeyeceğim bir okyanus. Başlamamış ilişkilerin acısı. Sonu getirilemeyen cümleler.

İnsan karanlık, dipsiz bir kuyudur. Acısının derinliklerinde boğulur.

19 Şubat 2013 Salı

Huzursuzluğun kitabı mı?


Kalbimde sıkıntılı bir huzur var ve dinginliğim tamamen kaderime razı olmamdan kaynaklanıyor..

14 Şubat 2013 Perşembe

Oblomov


”Görüyorsun Andrey, sorun, hayatımda harap edici ya da yapıcı bir ateşin hiç yanmamamış olması. Hayatım, yavaş yavaş ışıkla ve renkle dolan sabaha, başka insanlarınki gibi, yakıcı bir hal alan öğlen güneşiyle kavrulduktan sonra ağır ağır solan ve akşamın alacakaranlığına dönüşen güne hiç benzemedi. Hayır ! Benim hayatım hep sönüktü. Bu garip gelebilir ama öyle. Kendimi bildim bileli sönük olduğumu hissettim. Dairede resmi kağıtları yazarken sönüktüm. Hayata nasıl uyarlanacağını bilmediğim gerçekleri kitaplardan okurken kötü oldum. Arkadaşlarla oturup dedikodulu, alaylı, kinci, soğuk ve boş konuşmaları dinlerken, sevgisiz toplantılardaki dostlukları seyrederken daha da kötü oldum. Sevdiğimi sandığım ve gelirimin yarısını harcadığım Minna’yla enerjimi boşuna harcadım."

Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi?



Peki, ağırlık gerçekten nefret edilmesi, hafiflik de göz kamaştırıcı mıdır? Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetlil doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek daha içten olur. İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarıyarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir.


şehir


Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede koşacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka
bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde.

10 Şubat 2013 Pazar

5 Ocak 2013 Cumartesi

Ya da Sartre..


aynı tünellerden çıkarken yitirdiğimiz düşler birlikte kamaşan gövdelerimiz karanlıktan ışığa ürperen ten başka yolcularını bekliyor şimdi kara saplanmış tren ayrıntıların bağışlamadığı nabzımın vuruşları bir başkası olarak yaşadığın serüvenlerde tedirgin gövdelere yerleşen bukalemundan kalan nem korktum ve kaçtım alabildiğine kara saplanmış trenlerin yolcusu olmaktan; uzak durdum pişmanlığın kovanındaki içe dönük kurşunlardan mezatlarda dağıttım neyim var neyim yoksa unutuşla örtüldü belleğimin eteklerinde sönen yanardağ her seferinde erteliyordum büyük vazgeçişi bilet değiştirmekle.

"çünkü herkes gitti, çünkü herkes gider"


Bir roman nasıl başlarsa öyle devam eder. ilk cümlesi yeterlidir. en azından okuduğum bir kaç kitap için bu böyle. aslında hep böyle de diğerlerini bilmediğim için kanıtlayamam. içimi açıp gösterecek halim yok.

neyi anlattığı kadar nasıl anlatacağı da hemen hemen bellidir bu ilk cümlede. ama bazı yazarlardan şüpheleniyorum. her şey bittikten sonra "ilk cümlesini" yazıyorlar hikayelerinin. aklınızda bulunsun. bazı insanlar o kadar inandırıcıdır ki neye inandığınızı unutursunuz. kitaplara geri dönelim. ama isim belirtmeyelim. böylece hem benim ne kadar kötü bir okur olduğum anlaşılmasın hem de kimse üstüne bir şey alınmasın. gizli kalsın. öyle ya sır aynada değil, bakan gözlerdedir. gerçek dertlerden yapılmış acılar içindedir.

bu söylediğim "bir solukta okumak" sözünden bağımsız. kötü hayatlar bile bir solukta yaşanabiliyor okumak ne ki? ama ilk cümlesi ile bitebiliyor bazı hikayeler. kitaplar anlatıların kabirleri oluyor böylece. okur denilen tüketici bir bakıma anlatı müşterisi türlü çeşitli niyetiyle zavallı aşıklara benziyor. doğrusu acıyorum. tiksinmek sözü geliyor aklıma, yakışıksız buluyorum. üzülmek daha güzel.

bir roman var elimde bitmesinden korkuyorum. ilk cümlesini yeniden okuyorum ve sonra devam ediyorum kaldığım sayfadan. yazar romanının içinde gezdiriyor beni. yardımcı oluyor. aramızda bir samimiyet oluştu. ismiyle hitap edebiliyorum ona. hikayenin içinde. asıl 4 kişi bunlar kahramanlar; yazar ve ben: toplam 6 kişiyiz. bir dünya olduk yaşıyoruz. ölmek istemiyorum. böyle bitsin istemiyorum. sonunu merak etmiyorum. böyle iyi.

insan ismini sevdiği birinden duyunca kendini değerli hissediyor. romanın da aramızda bir ismi var. bütün mesafelere rağmen anlaşabiliyoruz. bazen ben de kendi hikayemi anlatıyorum. dinliyor beni. kimse dinlemezken hem de. en çok gece 3 den sonra uykumla oynarken biriken hikayeleri, rüyalarımdan ayıklayıp ki bu birden uyanmak oluyor. ilk cümlesini okuyup ben anlatmaya başlıyorum. dediğim gibi bu aramızdaki samimiyetten kaynaklanıyor. nazımız geçiyor karşılıklı. sanırım o da beni seviyor. yok sa neden ağlatsın beni bir hengame yavaş ama telaşlı bir sokağı ter içinde anlatırken.

kaç yıl sürmüştür, kaç kişiyle muhabbetini yapmıştır, kimler dinlemiştir, kaç karanlık gece sabaha uykusuz bağlanmıştır. bilmiyorum. yorulduğunu, hiç değilse bu yorgunlukla biraz uyuduğunu, bu yorgun uykunun içinde biraz huzur bulduğunu, biraz olsun dinlendiğini hissedebiliyorum. aramızdaki samimiyeti seviyorum.

dertleşiyoruz. anlatmıyor, konuşuyor. ben de mümkün olduğunca okumuyor, sohbete dahil olmaya çalışıyorum. şiirsel bir dili var ama insanın içini baymıyor, her ne kadar benim cümlelerim hemen belli olsa da ben de bir parçası olabiliyorum böylelikle. biraz vaktimiz var yaşıyoruz. olan biten hakkında özgürce fikirlerimizi söyleyebiliyoruz. bazen ölçüyü kaçırdığım oluyor. çok üzüldüğüm sıkıntılı zamanlarımda ağırlığını taşıyamayacağım kötü sözler söyleyebiliyorum. roman çok olgun. gözlerinin ucuyla omzuna yaklaştırıyor gülümsemesini, bakışları ile utandırıyor beni, bu yetiyor.

şimdi yanımda değil roman. çok özledim. yanımda olsaydı ilk cümleyi bir daha okur ve biraz olsun huzur bulurdum. dünya mı demeli bilmiyorum. hayat bir garip memleket. içim düğüm düğüm. bugün burada bütün yaptığım bu düğümü çözmek. biraz olsun içim acımadan nefes almak.

3 Ocak 2013 Perşembe

"öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş..




Çok yalnızım, mutsuzum..
Göründüğüm gibi değilim aslında
Karanlıklarda kaybolmuşum
Bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum
Aradıkça batıyorum karanlık kuyulara
Kimse duymuyor çığlıklarımı
Duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
Bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye
Susamışım, ümidimi yitirmişim
Biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
Arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
veda edeceğim…