"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

22 Şubat 2013 Cuma

Bütün bunları sana nasıl anlatacağım ?


‎Sevmek zor geliyor. Alışmamışım yoruluyorum. Her an sevdiğimi düşünemiyorum. Bazen atlıyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Her mevsimde, her gittiğimiz yerde, insanlarla ve insanlarsız, aşkın değişen yansımalarını görmek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. Ben, her an uyanık olmalıyım. ( ateş gibi olmalıyım, her an tetik de)

20 Şubat 2013 Çarşamba

İnsan karanlık, dipsiz bir kuyudur...



Bedenini parçalamak, göğüslerini kesip açmak, gizledikleri acıyı çekip çıkarmak. Sahipsiz gözlere sunmak, bir avuntu bekleyemeden. Yüzünü maskesiz ve çırılçıplak gösterecek aynalar, kanından aynalar yaratmak. Ne kadar derinlere dalsan da bulamayacağın bir şeyi, hiç ulaşamayacağın dipleri aramak. Çirkin bir maskeyi yüzün sanmak. Her kopuşta parçalanmak. Bir parçanı geride bırakmak, her ayrılışta, her unutuşta. Sonra izlerinden, o çürümeye başlamış uzuvlarından ve kan pıhtılarından ve korkunç öykülerinden kendini yeniden kurmaya çalışmak. Geriye doğru yaşayan büyücü gibi ölümünü yaşamından önce öğrenmek. Hiçliğe feda olmak. Kendini bulmak ve yeniden yitirmek.

Hayatın rasgele öfkesine karşı durabilen tek güzellikti. Neydi o benim için? Hiç gidemeyeceğim bir sekoya ormanı. Dudaklarda donup kalan bir gülümseyiş, söylenmek istenmiş de bir türlü söylenememiş, gırtlakta takılıp kalmış bir söz, postaya verilmemiş bir mektup. Görülemeyen kentler, doruklarına çıkılamayan dağlar, sırları keşfedilemeyen ormanlar. Hiç gidemeyeceğim bir okyanus. Başlamamış ilişkilerin acısı. Sonu getirilemeyen cümleler.

İnsan karanlık, dipsiz bir kuyudur. Acısının derinliklerinde boğulur.

19 Şubat 2013 Salı

Huzursuzluğun kitabı mı?


Kalbimde sıkıntılı bir huzur var ve dinginliğim tamamen kaderime razı olmamdan kaynaklanıyor..

14 Şubat 2013 Perşembe

Oblomov


”Görüyorsun Andrey, sorun, hayatımda harap edici ya da yapıcı bir ateşin hiç yanmamamış olması. Hayatım, yavaş yavaş ışıkla ve renkle dolan sabaha, başka insanlarınki gibi, yakıcı bir hal alan öğlen güneşiyle kavrulduktan sonra ağır ağır solan ve akşamın alacakaranlığına dönüşen güne hiç benzemedi. Hayır ! Benim hayatım hep sönüktü. Bu garip gelebilir ama öyle. Kendimi bildim bileli sönük olduğumu hissettim. Dairede resmi kağıtları yazarken sönüktüm. Hayata nasıl uyarlanacağını bilmediğim gerçekleri kitaplardan okurken kötü oldum. Arkadaşlarla oturup dedikodulu, alaylı, kinci, soğuk ve boş konuşmaları dinlerken, sevgisiz toplantılardaki dostlukları seyrederken daha da kötü oldum. Sevdiğimi sandığım ve gelirimin yarısını harcadığım Minna’yla enerjimi boşuna harcadım."

Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi?



Peki, ağırlık gerçekten nefret edilmesi, hafiflik de göz kamaştırıcı mıdır? Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetlil doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek daha içten olur. İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarıyarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir.


şehir


Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede koşacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka
bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde.

10 Şubat 2013 Pazar