"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım:



 Henüz yeni evlenmiştim. Belaların her türlüsü bizi buldu. Öylesine bıkkındım ki her şeye son vermeye karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden önce arabama bir ip koydum. Kendimi öldürmeyi kafama koydum. Yola koyuldum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum. Hava henüz karanlıktı. İpi bir ağacın dalı üzerine attım; ama tutturamadım. Bir iki kere denedim ama kar etmedi. Ardından ağaca tırmandım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şey hissettim: Dutlar. Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim. Taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü. Birdenbire güneşin dağların zirvesinden doğduğunun farkına vardım. O ne güneşti, ne manzaraydı, ne yeşillikti ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. "Ağacı sallar mısın?" diye bana sordular. Dutlar düştü ve yediler. Kendimi mutlu hissettim. Ardından alıp eve götürmek için biraz dut topladım. Bizim hanım hala uyuyordu. Uyandığı zaman dutları güzelce yedi. Ve hoşuna gitti. Kendimi öldürmek için ayrılmıştım ve dutlarla geri döndüm. Bir dut hayatımı kurtarmıştı.

..ama Alberto'yla ilgisi olmayan birisini öldürsem çok üzülürdüm."


Savaş çıktığında Luigi adında bir adam, gönüllü olarak gidip gidemeyeceğini sordu. 
Herkes onu övdü. Luigi tüfek dağıtılan yere gitti, bir tane aldı ve dedi ki: "Şimdi gidip Alberto denen herifi öldüreceğim." 
Alberto kim diye sordular ona. 
"Bir düşman," dedi Alberto, "benim bir düşmanım." 
Ona belirli bir tür düşmanı öldürmesi gerektiğini, öyle istediği herkesi öldüremeyeceğini anlattılar. 
"Ee?" dedi Luigi. "Siz beni salak mı sandınız? Bu Alberto tam sizin dediğiniz gibi biri, onlardan biri yani. Bütün o gruba karşı savaşa girdiğinizi duyduğumda şöyle düşündüm: ben de gideceğim, böylece Alberto'yu öldürebilirim. O yüzden geldim. Alberto'yu tanırım ben: sahtekarın biridir. Bana ihanet etti, neredeyse bir hiç uğruna, benim kendimi bir kadın yüzünden küçük düşürmeme yol açtı. Eski hikaye. Bana inanmıyorsanız size herşeyi anlatabilirim." 
Tamam, dediler, boşver. 
"İyi öyleyse," dedi Luigi, "bana Alberto'nun nerede olduğunu söyleyin de gidip dövüşeyim." 
Bilmiyoruz dediler. 
"Fark etmez," dedi Luigi. "Bilen birini bulurum. Eninde sonunda onu yakalayacağım." 
Bunu yapamayacağını, nereye yollanırsa oraya gidip savaşması, orada kim varsa onu öldürmesi gerektiğini söylediler ona. Bu Alberto hakkında da hiçbir şey bilmiyorlardı. 
"Bakın," diye ısrar etti Luigi, "size hikayeyi anlatmam gerekecek. Çünkü bu adam gerçek bir sahtekar ve ona karşı savaş açmakla doğrusunu yapıyorsunuz." 
Ama öbürleri dinlemek istemiyordu. 
Luigi laftan anlamıyordu: "Özür dilerim, sizin için şu ya da bu düşmanı öldürmem fark etmeyebilir, ama Alberto'yla ilgisi olmayan birisini öldürsem çok üzülürdüm." 
Diğerlerinin sabrı taştı. İçlerinden biri ona uzun bir konuşma yaptı ve savaşın ne olduğunu, nasıl istediğin belirli bir düşmanı gidip öldüremeyeceğini açıkladı. 
Luigi omuz silkti. "Eğer öyleyse," dedi, beni yok sayın." 
"Varsın ve de olacaksın," diye bağırdılar. 
"İleri marş, bir-ki, bir-ki!" Savaşa yolladılar Luigi'yi. 
Luigi mutlu değildi. Rasgele adam öldürüyordu, Alberto'ya ya da ailesinden birine denk gelir diye. Öldürdüğü her düşman için ona bir madalya verdiler, ama Luigi yine mutlu değildi. "Alberto'yu öldürmezsem," diye düşündü, "Bir sürü insanı boş yere öldürmüş olacağım." Kendini kötü hissetti. 
Bu sırada ona hala birbiri ardından madalyalar veriyorlardı, gümüş, altın, ne varsa. 
Şöyle düşündü Luigi: "Bugün birkaçını öldürürüm, yarın birkaçını daha öldürürüm, sonuçta sayıları azalır ve bu sahtekarın sırası da elbet gelir." 
Ama Luigi Alberto'yu bulamadan düşman teslim oldu. Boş yere o kadar insanı öldürdüğü için kendini kötü hissediyordu, şimdi barış ilan edildiği için de bütün madalyalarını bir çantaya doldurdu ve düşman ülkede dolaşarak ölenlerin karılarına ve çocuklarına hepsini dağıttı. 
Böyle dolaşırken Alberto'yla karşılaştı. 
"İyi," dedi, "geç olsun da güç olmasın," ve Alberto'yu öldürdü. 
İşte o zaman Luigi'yi tutukladılar, cinayetten yargıladılar ve astılar. Mahkemede vicdanının sesini dinlemiş olduğunu defalarca söylediyse de kimse onu dinlemedi....

“Yeşil Gözlü Canavar - Kıskançlık”




Yoğun ve bilinçli bir içsel hayatı olan hiç kimse, zihinsel acı ve ıstıraptan azade olmayı umut edemez. Şeylerin sonsuza dek iyi gitmesi arzusunun yerine gelmeyişinden duyulan keder ve çaresizlik, hayatımız boyunca bizi bırakmayan kalıcı duygulardır. Fakat bu duygular bize dışarıdan dayatılmaz; esas kaynağı şu ya da bu kötücül kişilerin kötücül eylemleri değildir. Bu tür duyguları koşullandıran şey, varlığımızın ta kendisidir; daha doğrusu varoluşumuzda bize eşlik eden bin türlü müşfik ve hoyrat ipliğin birarada dokunmuş halini yansıtır. 

Yaşadıkça bu gerçeğin farkına varmamız mutlak bir zorunluluktur, çünkü başlarına gelen talihsizliklerin başka insanların kötülüğü ve sefilliğinden kaynaklandığı düşüncesinden asla kurtulamayanlar, kendi varlıklarının doğal parçaları kadar kaçınılmaz bir olgu olan birşeyden ötürü sürekli başkalarını suçladıkları, başkalarını tahakküm ettikleri ve mütemadiyen sebepleri başkalarında aradıkları için, benliklerine musallat olan küçük küçük kinlerive habis dürtüleri hiçbir koşulda aşamazlar. Dolayısıyla bu tür insanlar gerçek insani tutumların yüceliğine de erişemezler; iyi ile kötünün, ahlaki olan ile ahlaksız olanın, insan duygularının hayat denizinde kabarıp alçalan dalgalara benzediğini kavrayamazlar. 

“İyi ile kötünün ötesindeki” filozof Nietzsche, şimdilerde nedense ulusal nefretlerin ve makineli tüfek kıyımlarının müsebbibi olarak mahkum ediliyor; oysa ancak kötü okurlar ve kötü öğrenciler Nietzsche’ye dair böylesi yorumlarda bulunabilirler. “İyi ile kötünün ötesine” olmak, her türlü kovuşturmanın ötesinde olmak, yargılamanın ötesinde olmak, öldürmenin ötesinde olmak, öldürmenin ötesinde olmak vb. demektir. Zaten İyi ile Kötünün Ötesinde kitabı, gözlerimizin önüne, bize benzemeyen ve bizden farklı olan herkesi anlamaya çalışmakla birleşen “kendini ortaya koyma”ya dayalı bir şahsilik tablosu serer. 

Bu saptamayı yaparken, demokrasinin insan karakterininkarmaşık yönlerini, dışsal eşitlik yoluyla düzene koymayı hedefleyen hantal girişimlerini kastediyor değilim. “İyi ile Kötünün Ötesinde”nin ufku, bireyin kendi olma, kendi kişiliğine sahip çıkma hakkını işaret eder. Üstelik bu imkanlar hayatın dolayı acı çekmeyi dışlamaz; fakat, kendisi dışında herkesi yargılamaya kalkan püritence doğruluk iddiasını kesinlikle dışlar.