"Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
"

21 Aralık 2017 Perşembe

Aniden belirişin hiç bana yetişir mi?


Bir muamma değilsin sen benim için.
Muammaya bana sonsuza dek yüz çevirten
sensin, derim ben...
André B.


Aşk gerçekliğin ilk ışığında yitip gidecek sis"

-" Bir ile onbeş arasında bir değer ver sevgine.."



“Birine güvenerek onu sevdiğiniz zaman, benim sizi sevdiğim gibi, o zaman karşınızdakinin her davranışını yumuşak, her sözcüğünü aşağı yukarı doğru ve belirleyici bir unsur gibi alıyorsunuz. Oysa karşısındakine tam olarak güvenmeden, onu yarım yamalak bir sevgi ve yapay tatlı sözler ve davranışlarla seven kişiler ancak belirlenmiş nesneler olabilirler. Yani onlar bir parantezin içindedir…”

Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un yönettiği 2015 yapımı film, distopik bir yakın geleceği konu alıyor. Geçen seneFilm Ekimi kapsamında gösterime girdiğinde eleştirmenler tarafından olumlu tepkiler alan The Lobster, yönetmenin diğer filmleri gibi hayli ilginç bir senaryoya sahip. Film de bekar olmak en önemli suç kabul edilmekte. Bekar insanlar işkence evi olarak tasvir edilebilecek bir otelde 45 gün içinde kendilerine evlenilebilecekleri bir eş bulmak için ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. Bazı zamanlarda ormana gidip kendileri gibi bekar olan diğer erkek veya kadınları avlayarak otelde kalacakları süreyi uzatırlar. Bu sürenin bitiminde şayet halen bekarlarsa istedikleri bir hayvana dönüştürürler ya da çoğunlukla istenmeyen bir evlilik yapmaya mecbur kalırlar. Ölüp hayatına başka bir şekilde devam edecek olmanın bilinmezliğinin getirdiği korku, otel yöneticilerinin her daim evlilik propagandası yapmalarıyla bilinçli olarak körüklenmektedir. Çiftler hep beraberlerdir. Kadınlar kocaları yanlarındayken ancak güvenle sokağa çıkabilirler. Kadınlar ise yemek yaparlar ve eşlerini destekleyip herhangi bir tehlike anında onlara ilk yardım müdahelesinde bulunurlar. Her şey bir elin nesi var iki elin sesi var mantığıyla sürdürülür. Evliliğe bir menfaat ilişkisi ve benzerlikler üzerinden yürütülen mecburiyet gözüyle bakılmaktadır. Bu yüzden en ufak bir sınavda eşler gözünü kırpmadan bu evcilik yalanına sırtlarını dönerler.

Oteldeki çiftler; ekonomik ve siyasi nüfuzlarını korumak, toplum içindeki statülerini devam ettirmek isteyen aristokrasi sınıfının evliliğe bakış açısını akıllara getirebilir. Aristokrasi sınıfında evlilik kurumu içinde aşka yer verilmezdi. Menfaatler ön planda tutulur, aşk evlilik dışında eşler ile üçüncü kişiler arasında yaşanırdı. Toplum tarafından da meşru kabul edilen bu durum eşler ancak evlilik birliği içindeki sorumluluklarından kaçtıkları takdirde yadsınır ve kabul edilemez bulunurdu.

Sanayi devriminin ardından burjuva sınıfı için yaratılan romantik aşk kavramı yüceltilmiş evlilik kurumu içerisine taşınmıştır. Verimlilik kaybının önlenmesi ve işe tam konsantre olunması için aşık olan çiftlerin aynı çatı altında beraber yaşaması bu kez ideal olan seçenek olarak kabul edilmiştir.


‘‘Proust kendi aşkını anlatmakla bütün insanların aşkını anlattığını sanıyor. Oysa o, bir burjuva aşkını anlatıyor. Aşk anlayışında ondan ayrılıyoruz. Bizce aşk diye bütün insanlarda aynı özde kendini gösteren, çözümlenmesi mümkün olan bir duygu yoktur. Aşkta bütün duygular gibi insanın yaşama koşullarına, sınıfına, çevresine göre değişen ve çözüme gelmeyen bir duyuştur. Bizce insanlar arasında ortak olan doğmak, ölmek ve bir arada yaşamak gibi hallerdir.’’Denemeler – Jean Paul Sartre

Filmin ilerleyen sahnelerinde David karakterini canlandıran Colin Farrell ileRachel Weitz arasında gelişen aşk hikayesi filmin belki de yeniden canlanması ve ivme kazanmasını sağlayan nedenlerden birisi. Filmin ana konusunu oluşturan otel yaşantısı sona erdiğinde bu kez hikayenin tersine çevrildiğini ve filmin karşıt görüş çerçevesinde ele alındığını görünce biraz şaşırabilirsiniz. Yönetmen bu ikili arasındaki aşkı da benzerlikler üzerine kurmayı tercih etmiş. Aşkın gözü kör ettiği mecazi söyleminin ardında bile böylesi bir benzerlik yakalamaya çalışmak biraz ikircikli bir bakış açısı gibi gözükse de yönetmenin anlatmak istediği bireysel varoluştan kopuş, teslimiyetle birleştiğinde yine kendi oluşturduğumuz parmaklıkların ardına kendimizi hapsettiğimiz. Bu türden bir aşk söylemine kulak verdiğimizde bir başkası üzerinden kendimizi ifade edip ona göre konumlanmış ve ona bağımlı hale gelmiş oluyoruz. Zaten yönetmenin de sembolize ettiği gibi aşk sözcüğü farsça da sevilen nesneye gözü kapalı bir şekilde bağlanma ya da sevdiği için hasta düşüp ölme anlamlarına gelmektedir. Zira sözcüğün köken olarak ağaçların gövdesine dolanarak zamanla onları boğup öldüren bir tür sarmaşık olan “aşaka”dan türemiş olabileceği belirtilmektedir.


“Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan.’’ (Bulantı – Jean Paul Sartre)


Filmin son sahnesinde ise yönetmen aşk üzerine kafamızda soru işaretleri bırakmak istercesine taraflı bir tavır takınmaktan kaçınmış ve ucu açık bir son çizmeyi tercih etmiş. Aksi takdirde filmin dayandığı düşünce son kertede fazlaca didaktik bir hale bürünürdü. Kaldı ki yönetmenin işi seyircinin kafasında soru işaretleri bırakmak ve onu film üzerine düşünmeye sevk etmek değil midir? Her dönem güncelliğini ve öznelliğini koruyan aşk kavramı üzerine keskin bir son tahlil etmek kimse için zaten pek de mümkün değil. Keza filmin eleştirisi salt aşk kavramı üzerine de değildir. Yönetmen filmde dünya üzerindeki her türlü samimiyetsiz ve ikiyüzlü ilişkiden dem vurmaktadır. İnsanoğlunun karanlık yüzünü gizlemek için taktığı bin bir türlü maske dayanılmaz bir yüke dönüştüğünde bu yük bekli de ancak iki kişi tarafından taşınılabilir. Peki, o yükün ağırlığını tek başınıza sırtlanmaktan kurtulsanız bile bu kez de hissetmediklerinizi hissediyormuş gibi yapmak, hissettiklerinizi hissetmiyormuş gibi yapmaktan daha ağır bir yük haline gelmez mi?

Filmle ilgili kafamızda oluşan soru işaretlerinden sonra bu ikiyüzlü davranışlar yumağının içinde sürüklenmek yerine rol yapmayı bilmeyen ilkel bir hayvana dönüşsek daha mi iyi olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Dolayısıyla The Lobster; vermek istediği mesajları başarılı bir şekilde aktaran, ironiye başvururken, akılcı yöntemler kullanan fanteziyi gerçek kılan samimi ve inandırıcı bir film.

“…ben de bazen parantezlerin arasına giriyorum. Ve işte o zaman bende tuzağa düşmüş oluyorum. Hayatınızda bir şey oluyorum. Şüphesiz her zaman beni gerçekten sevdiğinizi düşündüm. Oysa şimdi biz tek kişiyiz diyorum ki, bu da az önce söylediğimin tam zıddı.” (Simon de Beauvoir’den Sartre’a Mektuplar)


5 Aralık 2017 Salı

Siz sahi unuttunuz mu unutmak istediğiniz her sarılışı,bakışı ve dahasını?

Evet, daha fazla
daha fazla sessiz kalınabilir,
ölülerin donuk ve sönük bakışlarıyla
uzun saatler, bir sigaranın dumanına,
renksiz bir çiçeğe, bardağın şekline, halıya,
düş çizgisine, ve bir duvara bakılabilir.
Perdeyi bir kenara iterek görebilirsin sokaktaki hızlı yağan yağmuru; 
renkli uçurtmalarıyla duran çocuğu,
ve köhnemiş at arabasının
büyük gürültüsüyle sokağı terk edişini,
ama, olduğun yerde
perdenin kenarında, hem kör, hem sağır
kalabilirsin de.
Bağırabilirsin, yapay, yabancı bir sesle:
‘Seni seviyorum’.
Bir erkeğin kollarında hoş bir kadın olarak
iri, tok memelerinle bir deri safra gibi yayılabilirsin; 
veya bir sarhoşun, delinin, serserinin yatağında
aşkı kirletebilirsin.
Bütün sırları küçümseyerek, bir bulmacayı
boş yanıtlarla çözerek sevinebilirsin,
boş yanıt, evet BEŞ veya altı.
Bir ömür, boynu bükük
türbe önünde diz çökerek
tanrıyı görebilirsin meçhul bir mezarda,
küçük bir sikke ile imana gelip
cami avlularında yıpranabilirsin, dua okuyan
yaşlı adam gibi.
Artı, eksi ve çarpma işleminde hep aynı kalabilirsin,
tıpkı sıfır gibi.
Su gibi kendi çukurunda kuruyabilirsin de.
Gülünç vesikalık siyah-beyaz fotoğraf gibi
sandığında gizleyebilirsin güzel bir anını.
Çarmıha gerilmiş, yenilmiş bir mahkûmun
resmini, boş kalmış bir günün çerçevesine
koyabilirsin, veya
camdan gözlerle
dünyaya bakabilirsin,
oyuncak bebekler gibi.
işe yaramaz ellere dokunduğunda,
Boş yere bağırabilirsin:
‘AH ÇOK MUTLUYUM’


27 Kasım 2017 Pazartesi

Uysal pembeleri öldürdüm tenimde...


Dokunmayın bana.
Etrafındakilere bak,
Nasıl geldiysem öyle gideceğim kıyından bu gece.
Gümüş aynalar ve lacivert taşlar...
Orman soğudu…
Bıçak bendeydi.
Uçacağım bu gece,
Hiç kimselerin girmeye korktuğu şehirleri geçerek
Kendinden vazgeçmiş bir ağacın en tepesine konup acıyla bağıracağım.
Gittiğinde anlayacaksın.
Aslında hiçbir gidiş olmadığını, yada sonun.
Bir perinin ellerine doğmaya
Gökyüzüne ulandığım bu gecede.
En çok korktuğum şeyi bırakarak, seni.
Kanatlarından çoğalan sular saçlarını ıslattı o gece...
Önce titremeye başladı sığındığın odaların…
Sonra bir bir açtın kapılarını,
O gece bilinmeyen ışığa doğru gidiyordun…
Hangi kapıyı açtığından habersiz usulca kurtların sarmaladığı ağacı gördün
Belki de her şeye rağmen açtın kapıyı, açmak kolaydı…
Karşında yıldızını gömüş o hiç kadın...
Hiç...kadın…

Bir orman yaprağının kaldırımlarla dansı kadar saçma olsun bana yaslanışın
Kimseye anlatamayacağım büyülü sözlerini fısılda
Sadece ikimizin bildiği tapınaklar inşa edelim
Kaçmak için...Vazgeçmek için...
Kim bilir belki de sonunda ölmek için..
Bir ırmağın kendini terk edip denize gitmesi kadar saçma olsun her şey
Yaslan bana…
Boynuna çakan şimşeklerin altında dokunacağım tenine...
Karanlığın içindeki fırtına kopacak,
Yengeç sürüleri ve kutsal sureler terk edecekler kıyıları..
Senin olmanın anlamı bu çünkü.
Bir gece yine bulunduğumuz bu yerde karşılaşmak için hepsi hepsi
Rotasız gemilerin iplere düşkünlüğü gibi.
Yanaklarıma kendini çizip gideceksin.
Şakaklarım hep zonklayacak
Siyah iklimlerle gececek hayatım.
Ne fark ederdi ki diyecek kadın
Hiçtim..hiç..kadın..
Şimdi yanaklarımda biri var...
Geldiğim gibi gitmiyorum yalandı.
Ama bir gidiş... **

Yılan ve akrep karanlığında..




Duvardaki kanın kokusunda, 

Arabesk iplerle sarılmış tenimin çığlıkları tüm şehirlere yayılırdı 
Biri beni sevdiğinde.
 Acılı iniltici bir ruhta oyalanan bir gövde bu.
 Dokunduğunda batardı çakırdikenleri…
Kan ve çığlıkla beslenmiş ten kabullenir ancak, 
Kartondan yapılmış kalpten kuleleri olduğunu. 
Nefesin duvarlarımı yıkarken nasıl izin verebilirdim içimdeki oyuklara üflemene..
Kaçtım. Uzandım kıyılara. 
Issız kasabalardan geçtim, 
Sarkarak ağaçlardan tüylerimi bıraktım yollara… 
Kanatlarımı kırdım, kanatlarımı kırdım dişimi ne vakit sıksam, 
Yukarılar ormanlarıyla sevişirken ve her gece deniz kızları yağarken gökten.. Bilirdim ordaydın.


Ben bu dünyada ayakları kırılmış cennet dansçısıydım..

Ve sen müziği başlattın... Artık çok geç sesini kısmak için!
Bir yağmur gölgesi bıraktın sonra avuçlarıma, 
Avuçlarım kanıyordu ve ırmaklar sesinden geçmiyordu artık…
Issız bir yerde ırmakların yoksa bilincinde olamazdı, 
Yağmura düşüyordu bakışların gün batımlarında 
Ve ben kendi ellerimle bozduğum bir cennetin dansçısıydım bütün kıyılarda..
Her gece yağarken gökten, deniz kızları bilirdim oradaydın, 
Oradaydı yeni yetme sesine düşen aşk,
 Oradaydı kentin gölgeleri, 
Oradaydı çocuk ve kadın, 
Oradaydı ilk fırsatta kaçmak için kıyıya çekilmiş bir sandal...
Eski bir yüzde tapınağını arayan bir kadın yüzüydün O kenttin ışıkları içinde unutkanlığından gelen bir adamın gölgesinde, Sesinde çok beklemiş bir öfke vardı Ve tapınağın duvarlarının nasıl yıkıldığını izliyordu İki ses önce bedenimi izleyen gözlerin...


Acılı iniltici bir ruhta oyalanan bir gövde bu.

Dokunduğunda batardı çakırdikenleri..


Ruh değilim,olmadım da ancak yakıyorlardı tenimi 

Ve ancak onlardan birinde söndürmüştüm tüm yangınlarımı, 
Alnımdan geçen ateşin gölgesine sığdırdım elimde kalan her şeyi ..

24 Kasım 2017 Cuma

Bir kediye rastladım anlatmalıyım..

Ağır yaralanmış her halinden belli.. Kanamış yarası belki günlerce  kırmızı lekeler sararmaya yüz tutmuştu. Gözündeki parıltı önce aldanmışlık sonra korku gözbebekleri büyük.. Elimi uzattım yakınımdaydı izin verdim hiç geri çekmedim canı yanmıştı yaksın benimkini de . Yan yanaydık ,yana yana değil. Birlikte kanayıverelim çok mu? Kanıverelim... Gitmemi söyledi.Yol kenarında bıraktım elimi sardım diğer elimle ha o mu o yol kenarında kenar oluncaya dek oradaydı.

22 Kasım 2017 Çarşamba

"dokunmaya inanıyorum , parmak uçlarım beni yeniden doğuracak"


zor.

gözlerim şiş parmaklarım uyuşuk olsun


insan zamanla hiçbir şey hissetmiyor gerçekten
Serge Gainsbourg'un dediği gibi;
güneş enderdir
ve mutluluk da
hayat boyunca
aşk kayboluyor
gidince gidiyor mu ya o hakikaten?
hayat tek kullanımlık, tek hatada hükmünü yitiren bir oyun mu?
öyle galiba.
10 sene önce şu şarkıyı tavanı izleyip göğsümü sıkan gücü limona benzeterek ekşi suyunun salgıladığı acıyı ciğerlerimde hissedip tekrar tekrar dinlediğimi hatırlarım.
sonra bilmem kaç tane film soundtrack yaptı. her denk gelişimde kabuk tutmuş yararayı koparıp kanattı.
şimdi bir şey hissetmiyorum dinleyince.
kalbim bir şey hissetmiyor.
sadece mantığımla diyorum ki; güzel şarkı..tarihime not..

2 Ocak 2017 Pazartesi

Seyyar satıcı bir büyücüden ruhsal öğretiler




Bana, “Benimle konuşmadan önce bildiğin her şeyi unut” diyor.
Bunu yapabileceğimden emin değilim.

Boş bir zihin sonsuz bilgelik bilincine yatkındır. Wellesley’de durmuş, kendine büyücü diyen ve sevginin, merhametin ve alçakgönüllülüğün gerçekliğin birer parçası oldukları başka bir boyuta erişimi olduğunu iddia eden 62 yaşındaki bir seyyar satıcı /ruh şifacısından ruhaniyet dersleri alıyordum. Kartvizitinde yazana göre o, sonu olmayan bir güç kaynağına erişebilir ve böylelikle tüm zayıflıkların ve problemlerin üstesinden gelebilirdi.

1,80 üzeri boyuyla, iri gövdesi ve belirgin Balkan aksanıyla, Erosop adıyla bilinen Veselin Valçev, seyyar arabasını güneybatıdaki insanların her yönden akıp durdukları şehir kavşağına konumlandırıyor.

Benim gerçekliğim ise insanlardan, iş hayatından, sosyal hayattan, toplu taşımadan, pizzadan, içkiden, esrardan, evsizlikten, cep telefonundan, modadan, reklamlardan, falafelden ve en önemlileri olan paradan ibaret.

Erosop’un hikâyesi Bulgaristan’da başlıyor. Ailesi onun okula gidip, okulda başarılı olup kolay bir hayat yaşamasını arzuluyordu. Ancak o kendinden bekleneni yerine getirmede sıkıntı yaşadı. Arsız bir çocuk değildi. Sadece kafası karışıktı.

“Dünyayı anlamıyordum” diyor. Okula uyum sağlayamadı ve eğitime devam etmeyi reddetti. Öğretmenleri tarafından sürekli olarak dövülüyor ve arkadaşları tarafından da kötü muamele görüyordu. Doğada teselli buluyor, parklarda ve ormanda vakit geçiriyordu.

Erosop okuldan mezun olmayı başardı ve ardından da taksi şoförlüğü, kuyumculuk gibi bambaşka işlerde çalıştı. Hiçbir zaman mutlu ve doyuma ulaşmış değildi. Bu dünyaya aitmiş gibi hissedemedi.

Gerçeklerden kaçmak için alkole ve cinselliğe başvurdu. 32 yaşında evlendi ve bir kızı oldu. Etrafında insanlar olmasına rağmen yalnızlık yakasını bırakmadı.

1990 yılında Bulgaristan’da komünist rejim çökünce sınırlar açıldı. Yaşamayı beceremeyen insanların sadece kendi ülkesinde olduklarını düşünerek Kanada’ya göç etti ancak orada da farklı bir yaşam sürmüyordu insanlar. Hayatı bir süre daha eskisi gibi devam etti. Ta ki başarısız bir iş girişimi onda kişisel bir devrime yol açana kadar. 2005’te borç alıp Victoriana isimli bir restoran açtı. Ancak onu da bir yıla kalmadan kapamak zorunda kaldı.

Depresyona girdi, hatta intiharı bile düşünmeye başladı. Ancak bu üzüntü ve umutsuzluk arasında bir farkındalık yaşadı.

“Bilginin kaynağı acıdır” diyor. Bu farkındalık, beraberinde ona ruhani yolculuğun kapılarını aralayan bir felsefeyi getirdi. “Sadece bugün için, bu an için yaşarım.”

Aracının üzerinde şöyle yazıyor:

Başlangıçta, liseyi bitirip üniversiteye başlamak için ölüyordum
Sonrasında üniversiteyi bitirip işe başlamak için
Sonrasında evlenmek ve çocuk sahibi olmak için
Ve sonrasında onların büyümesi için
Çünkü böylelikle işime geri dönebilecektim
Ama sonrasında da emekli olmak için ölmeye başladım
Ve şimdiyse gerçekten ölüyorum…
Birden yaşamayı unuttuğumun
Farkına vardım

Bu son derece tanıdık olan son pişmanlık hikâyesi beni etkiledi çünkü bu, gençliğin hızla ilerleyen mücadeleci yaşam biçime tezat oluşturuyor. Bizler, başarılı bir kariyere sahip olabilmek için çok fazla boş vaktimizin olmaması gerektiğini biliyoruz. Bakışlarımızı hep gelecekte sabitliyoruz ve hayat hızla ilerliyor. Anı yakalamak için vaktimiz yok.

Bize devamlı sıkı çalışmanın sahip olabileceğimiz en büyük erdem olduğu öğretiliyor. Ancak aracın üzerindeki o sözler beni, eğer başarılı bir kariyer ve yaşam özünde uyumsuzsa gerçekten tüm bunları yapmaya değer mi diye sorgulamaya itti.

Erosop’a göre bu kafa yapısındayız çünkü zihnimiz, bizleri geçmiş ve geleceğe dair imgelemlerle doldurarak bizlere yalan söylüyor. Anı görmemizi, kim ve ne olduğumuzu görmemizi engelliyor.

Erosop’un an’a yaptığı vurgu, nihayetinde her şeyi açıkça görmesine izin verdi. Evini kaybetmemek için tekrar kredi kullanmak zorunda kaldı. Ancak sahip olduğu şeyleri düşününce, her ne kadar şanssızlık yaşamış olsa da, kendinden daha şansız olanlara yardım etmeye karar verdi.

Yüz adet jambonlu ve mayonezli sandviç yaparak Sherbourne ve Queen’deki hayırsever kurumlara gitti. “O an, canlandığımı hissettim. Mutluydum. Bu, depresyon ve maddi kayıplarımdan sonra gelen bir mutluluktu. Tekrardan gülüyordum.”

Kendiyle aynı yolda ilerleyen başka insanlar da olduğunu keşfedince onları takip etti. Kendisini sonsuz bir bilincin parçası olarak görmeye başladı. Tüm hayvanların, bitkilerin, insanların, kısacası tüm hayatın birbirine bağlı olduğuna inanmaya başladı. Görünüşteki ayrımların bir aldatmaca olduğunu anladı. Hayatın anlamı ve var olma nedenimiz, bakış açımızın bu boşluğu doldurmasına izin vermekti. Elinde avucunda olmasa dahi başkalarına yardım etmek bu işin püf noktasıydı.

Problemlerinin kaynağı paraydı. Ancak para sadece fiziksel dünyada geçerliydi ve Erosop’a göre aldatıcıydı; asıl gerçek olan şey aşktı, empatiydi ve alçak gönüllülüktü. Kendi çapında fakir sayılmazdı o. İnancı Budizmle benzerlik gösteriyor gibi görünse de Budist olmadığını ve tüm peygamberlerden ve dinlerden ilham aldığını söylüyor.

“İnsanlar çıldırdığımı düşünüyorlar ancak sonra hayatımın düzenli olduğunu görüp düzensiz olanın kendi hayatlarını olduğunu fark ediyorlar” diyor gülerek.

Scarborough’da bir evi var, hâlâ evli ve kızı 14 yaşında. 20 yıldır aynı yerde sandviç satıyor. Ona göre insanlar toplu intiharın eşiğindeler ve bir an önce uyanmaları gerekiyor.

“Doğal yaşamalıyız, doğayı kontrol etmeye çalışmamalıyız, aksine onun kontrolü altında yaşamalıyız çünkü doğayı yaratan insan değil. Bu da durmamız gerektiği anlamına geliyor. Her geçen gün bu artıyor.”

İklim değişikliğine karşı harekete geçmedeki tereddüdümüzün kaynağının, fosil yakıt tüketimini azaltmanın onun beslediği aşırı tüketimden ve hayat tarzından feragat etmemiz gerektiği olduğu ileri sürülebilir. Erosop söylediklerinin çılgınca geldiğinin farkında. Ancak ona göre aydınlanmak için ilk önce aklınızı kaybetmeniz gerekiyor.

Erosop’un hayat tarzı bizimkinden aşağı mı? Elimizdekiyle hiç yetinmiyor hep daha fazlasının peşinde koşuyoruz. Peki ya bu arada kaçırdıklarımız?

İşe gir, para kazan, evlen, çocuk yap, daha fazla para kazan, strese gir, çocuklarının da seninle aynı kaderi paylaştığını gör, daha çok strese ve borca gir, ancak en sonunda rahat ediyorsun çünkü zaten yakında öleceksin.

Birgün bu sonsuz bilgiye erişebilir miyim, bilmiyorum.